24/03/2017

Varoluşsallığın Doğasından Kadınla Özgür Yaşama

Kadın-erkek ilişkisi itibarîyle yaşananları doğal gören, biyolojik zemine oturtmaya çalışan, yanı sıra, tanrının bir buyruğu, isteği sayan yaklaşımlar söz konusudur

 

 

 

 

Nurhak MUŞ

Toplumsal sorunlara yol açan temel konu kadın sorunudur.Kaynağını bu sorundan almayan, direkt yada dolaylı bundan beslenmeyen bir toplumsal sorun yok gibidir. Dinden felsefeye, bilimden sanata, siyasetten ekonomiye, spordan eğitime, tüm toplumsal alan ve ilişkilerde bunu görmek mümkündür.Cinsiyetçi olmayan, kadınkarşıtlığı temelinde kurgulanmamış bir yaşam veilişki yok gibidir. Köleliğin, sömürününilk ve en ağır biçimleri bu alanda uygulanmıştır. Cins itibarîyle kadın, toplum kırımların türlü biçimlerine maruz kalmıştır.Toplum kırım ve kölelik biçimlerinin tümübunu takiben gelişmiştir.Hiçbir savaş ve toplum kırımı kadın katliamı ve kırımı kadar derin,acımasız, kirli ve tahripkâr olmamıştır. Hiçbir düşmanlık kadın düşmanlığı kadar kalıcılık kazanmamıştır.Kadına karşı yürütülenin tek taraflı, gayri ahlâkî, adı konmamış bir savaş hali olduğu gizlenmeye gelmez bir gerçeklik halini almıştır. Toplumun en temel ve can alıcı sorunu olmasına karşılık görmezden gelinmiş, yok sayılmış, üzerinde en az konuşulan bir konu olarak kalmıştır. Açık yada gizli, milyonlarca kadının hala erkekten baskı gördüğü, şiddete maruz kaldığı, katliamlardan geçtiğine acıyla tanık olmaktayız. Günlük olarak gerçekleşen taciz, tecavüz, türlü işkence ve kadın ölümleri, kadın düşmanlığının sürmekte olduğunu, adı konmamış savaş halinin hala tüm ahlâk dışı biçimleriyle devam ettiğinigöstermektedir. Kadın şahsındatopluma, yaşama saldırılmakta,  insanî olan bitirilmek istenmektedir.

Kadın sorunu, kadının yaşadıklarıyla sınırlı bir sorun değildir. Soruna sadece kadın sorunu olarak bakmak, böyle görmekeksik olacaktır.Ayrıca, sorunu kadın değil erkek, onun hâkim kültürü doğurmuştur. Bu açıdan kadından çok,erkeğinbir sorunudur. Sorun temelde yaşamla, yaşamın nasılıyla, insanlaşmayla, insanın anlam dünyasıyla alâkalıdır.

Kadın- erkek ilişkisi bağlamındaçok şey söylenebilir, ancak yaşamın, insanın nasılıyla ilgili olduğundanfelsefi bir yaklaşımı gerektiriyor. Felsefe dışı yaklaşımlarlasorununkavranamayacağı, soruna yaklaşım itibarîyle tekrara düşüleceği açıktır.Kadın ve erkekler olarak varlığımıza eğilmeden, felsefi açıdan sorgulamalar yaşamadan, varlığımıza yeni anlamlar katmadan algılarımızın, yaşam ve ilişki biçimlerimizin değişebilmesi güçtür.

Konuyu düşünmek ve yorumlamak üzere şu temel sorular sorulabilir:Yaşam nedir? İnsan nedir?Varlığımızın anlamı, amacı nedir? Kadının, erkeğin doğası, insanın evrendeki yerinedir?Kadın-erkek ilişkisiitibarîyle yaşananlar tabii midir?Değilse, bu hale nasıl gelindi? Böyle olsun kim istedi? Kadın mı? Erkek mi? Biz mi istedik? Yaşanmakta olan, bizde yaşanan,yaşayan gerçeklik nedir? Tanrımı? Doğamı? Zorba, güçlü adamın ruhu ve kültümü? Bu aşağılık ruhun, kültün yaratıcısı, sorumlusu kimdir sahiden? Nereden kaynağını alıyor bu sapkın düşünüşler?Bu zorba,ahlâkî olmayan düşün ve davranışları tabii kılan, ona meşruiyet sağlayaninsani veya doğal bir yasadan söz edilebilir mi?Var mı bir meşruiyeti bugayri insanidüşün ve davranışların? Herkesçe sorulması ve yanıtlanması gereken önemli sorulardır bunlar.

Konuya,tâbiiolanı, varlığın oluşma, gerçekleşme biçimini değerlendirmekle başlanabilir. Varlığın canlı olduğu, zihni ve maddesiyle bütünlük arz ettiği, dahası,evreninzihni ve maddesiyle bir organizma olabileceği yönünde fikri dönüşümler yaşıyoruz.Bu, düşün dünyalarımızı sarsacak,köklü bir paradigma değişikliğianlamına geliyor. Farklı anlam dünyalarının doğmasına, alternatif düşün ve yaşamlarıngelişmesineyol açabilecekbir gelişmedir.

Eril-dişil,zihin-madde, dalga- parçacık vb. varlığı oluşturan ikilem ve bileşenlerin tümü aynı özden geliyor. Her şey, hepimiz ortak bir öze, geçmişe sahibiz. Aynı özün, birin farklı biçim ve yansımalarıyız. Çoğalma, farklılaşma, birindönüşmesi, ikilem yaratması yoluyla gerçekleşir. İkiye ayrılan birin, kendisiyle buluşma arzusundan doğuyor her şey.Evrensel oluş, gerçekleşmetemel de eril ve dişil öğeler yoluyla oluyor. Var oluşu mümkün kılantâbii, yaratıcı ikilem budur. Kâinatınoluşu böyle gerçekleşiyor.Kuanta düzeyinden gelişkin canlı türüne, tüm varlıkta bu ikilemi görmek, gözlemlemek mümkündür. Bu hal, âleminvaroluş dili, gerçekleme tarzı olduğu kadar, hareketinde başlıca nedenlerindendir. Artı-eksi (eril-dişil) durumlar olmasaydı hareketten, bir oluş ve gerçekleşme durumundan söz edilemezdi. Eril ve dişil durumlar olmaksızın,  olmak, yapılaşmak, çoğalmak, yol almak, sevmek, düşünmek, mutlu olmak, anlamak, anlamlaşmak, aşka düşmek, özgürleşmek gibihissiyatların doğması, gelişmesi mümkün olamazdı. Tâbii olan budur. Yalnız başına eril veya dişil olanı düşünmek, birini önceleyip diğerini ötelemek anlamlı değildir. Her ikisine de anlamlarını veren ve işlev kazandıran birliktelikleridir. Birbirilerinivar kılan, koşullayan doğalardır.Yine de bir öncelik aranacaksaki bu öncelikten de ziyade kapsayıcılık anlamında dişil-doğurgan, ana rolünde olanöncellik arz edebilir. Erillik de dişil durum kadartâbiidir. Dişil olanındiğer yanı, tamamlayanıdır. İkilemlerden birinin zayıf kılınması, işlevinden olması, birin yitimi, her ikisinin de ölümü olur.Kadın erkek ilişkisine, eril ve dişil olanın tabiatına, insan-doğa ilişkisi bağlamında da bazı yorumlar getirmek mümkündür.

Varoluşu ele almak, değerlendirmeye tabi tutmak bakımından şu soruların sorulması önemlidir. Oluşum nedir? Nasıl mümkün oldu? Neden olmak durumunda kaldı? Evrenin anlamı-amacı nedir? Amaçsız, anlamsız bir varlıkdüşünülebilirmi? İnsanın evrenle ilişkisi, bağı nedir? İnsanlaşan doğanın anlamı, gayesi nedir? Kadın-erkek, kadın-doğa, doğa-toplum arasında ne tür bir bağ vardır? Söz konusu ilişkinin tabiatı, anlamı nedir? Önder APO varlığı, felsefi ikilem olarak varlık-yokluk ikileminden başlatır. Varlığın, varlık-yokluk mücadelesinden doğduğunu belirtir. “hebû-tunebû, bir varmış bir yokmuş” Masal, hikâye ve öykülerin bu giriş cümlesiyle başlatılması anlamlıdır.Varlığı, olmak ile olmamak halinden oluşan bir geçişdurumu olarak yorumlamak mümkündür.Potansiyel varlıktan varlığa geçişsöz konusudur. Kararsız haldençıkan kararlaşmaolarak da bakılabilir.

Oluşunilk eylemi, öncelamacı olmaktır. Olmak, var olma durumudur. Varlığın olma, gerçekleşme halidir.Tüm varlıklarınolmazsa olmaz ilki budur.Buna yol açan ise istençtir. Varlık, var olma istencinden doğar. Varlığın kendisi bir istenç-iradeleşme,kararlaşma halidir.İstenç varlıklarıngerçekleşme, varlık bulma arzusudur. İstenç ve iradeye müdahale,varlığın kendisine, özgürlüğüne, gerçekleşme arzusunamüdahaledir. Gelişkin zekâsıyla insandan en küçük enerji taneciğinegeçerli bir durumdur bu. Varlığa baskı ve müdahale durumuna birelektronun, insanla ortak tepkiyi paylaşması bundan olsa gerek.Bu evrensel nitelikteki tepki, varlığın kendisini koruması kadar, bir özgürlük istemini de dile getirir. Varlık, gerçekleşmek kadar özgür olmayı arzular. Özgürlüksüz gerçekleşmeler zor ve bir o kadar da çarpık olurlar. Hareket serbestîsini ifade eden özgürlük,anlamla bağlantılı bir olaydır. Anlam özgürlüğe, ideal hareket serbestîsine yol açar. Zihinsellik anlama, anlam ise özgürleşmeye yol açar. Anlamlaşma, evrensel ölçülerde bir gelişme ve özgürleşmehalidir. Özgürlük duygusu varlıkların gelişme, gerçekleşmearzusundan doğar.İhtiyaçkadar engeller de özgürlük arzusuna yol açar. Hareketin engellenmesi, engelin aşılması yönünde bir özgürlük istencine-hareketine yol açar.Özgürleşme arzusu, engellerin varlığıyla orantılıgelişerek büyür. İhtiyaç halini almış istenç beyinsel gelişmeye, beyinsel gelişmeise anlamlaşmaya, özgürleşmeye yol açar.Varlıkların özgürlük düzeyi,zekâlarızihinsellikleriyle orantılıgelişir.

Evrenin gerçekleşme amacı, neden var olmak durumunda kaldığı,bir gayesinin olup olmadığısoruları önemlidir. Varlığımızı anlama, kavrama, amaç ve anlam dünyalarımızısorgulamak, oluşturmak bakımından önem arz ediyor.Akıl sınırlarını zorlayan bu sorulara cevap üretmek, konu bağlamındahükümler geliştirmek kolay değildir elbette.Yanı sıra, bu sorulara yanıt ararkennereden hareket edileceği, nasıl bir yol izleneceği, nelerin baz alınıp alınmayacağı da önemli bir yol ve yöntem sorunu olarak karşımıza çıkıyor.

Evreninamaçsız, anlamsız bir hareket olduğunudüşündürtecek gerekçelerimiz yok; buna mukabil evrenin belli amaçlara yöneldiğini, evrendeki her hareketin bir anlamının olduğunu, dahasıbir amaca yönelik olduğunu düşündürtecek çok sayıda gerekçelere sahibiz. Evrensel gerçekleşmelerin tam manasıyla hangi amaçlara yöneldiğini açıklayamayabiliriz. Ancak,zihin dışı, anlam ve amaçtan kopuk bir gerçekleşmenin olmadığını, olamayacağını biliyoruz. Örneğin gerekmedikçe, bir ihtiyaç yada istenç durumu doğmadıkça hareketin bir mantığı, anlamı olabilir mi?Körmaddenin kendinden hareketinin bir anlamı, mantığı yoktur.Canlı-cansız, özne-nesne algısına dayalı bilim paradigmasının hakikatten uzak, bilimdışıve mekanik hükümler dizisinden ibaret olduğu anlaşılmıştır.

Hareketin canlılığa tekabül ettiği, canlılığın kendisinin bir zihinsellik durumu olduğu, evrenin mekanik, parçalı bir yapı-hareket olmadığı, tüm çeşitliliğiyle devbir organizma olabileceği yönünde ki bilimsel-felsefi yaklaşım ağırlık kazanmıştır.

Mekanik evren görüşünden farklıolarak, evrenin organizma hali evrensel hareketin canlı-zihinsel, pekâlâ belli anlam ve amaçlara yönelik olabileceğini gösteriyor. Atomik düzeyde seyreden enerji parçalarından bitkilere, bitkisel olandan hayvan ve insan âlemine dek, tüm tikellik ve bileşenlerin canlılık, zihinsellikbelirtisi gösterdiği açığa çıkmıştır. Evrensel bir ruhun, bir üst aklın olup olamayacağı tartışılabilir. Platon,Hegel vb. birçok filozofun bu konudaki yaklaşımı olumlu yöndedir.Yanı sıra, canlılık ve zekânın sayısız türlerinin varlığına dair bilgi ve gözlem sahibiyiz. Bu bağlamda bakıldığında, canlı ve zeki bir doğanın amaçsız, anlam dışı olabileceğini düşünmemiz için hiçbir sebep yoktur. Evrenin insan halibu tartışmayıanlamlandırmamız açısından yeterli bir örnektir.

Evrenin neden olmak durumunda kaldığı ve ne tür amaçlarayöneldiği sorusunu gelişkin doğa olarak insan varlığı üzerinden ele almak, belli yanıtlar geliştirmek mümkündür.Oluşumun mantığı ve gelişme seyri izlendiğinde, potansiyel varlıktan varlığa, varlık itibarîyle enerjiden fiziğe, fizikten kimyasal ve biyolojik süreçlere, yansıraideal canlı ortamdan (biyolojik gelişme) bitkiye, bitki âleminden hayvana, hayvandan en gelişkin tür olan insana doğru bir gelişimin söz konusu olduğu görülüyor.  Evrenin, izlediği yol itibarîylegelişme, yetkinleşme çabasında olduğu görülüyor. Oluşma, yetkinleşme halibedensel olduğugibiruhsaldır-zihinseldir.Zihinselliğin en gelişkin düzeyi insanda yaşanıyor. Varlık, zihni vemaddesiyle en yetkin haline insanda kavuşuyor. Evren, enerji ve maddenin farklı hallerinden, farklı zihni düzey ve yapılardan insana ulaşıyor. Diğer bir değişle evren insanlaşıyor.Evrenin gayelerinden biri,insanlaşmak olabilir. Düşünce olarak evren, (beyin) evriminin en ileri düzeyine insanda ulaşıyor. Potansiyel zihinden, zihinselliğe, zihnin farklı biçim ve düzeylerinden gelişkin insan zihnine bir evrim söz konusudur. Zihin-madde diyalektiğininen yoğun haliinsanda yaşanıyor.Madde;enerjinin-zihnin yapısallaşmasıyla, zihin ise maddenin anlamlaşma, kendisini aşma istemiyle gelişir. Anlamlaşma istenci olarak enerji, maddeyi aştığı ölçüde anlamlaşır. Madde anlam kazandıkça,  enerjiye-zihne dönüştükçe özgürleşir. Farklı özellikler ihtiva etmekle birlikte eril-dişil ikileminde olduğu üzere zihin- madde ikilemi de temelde birdir. Evrensel özün farklı biçimleridir. Anlamlaşma olayı, ikilemlerin farklı özellikler ihtiva etmeleri ve dönüşüm yaşamalarından doğuyor. Anlam; metafizik karakteri gereği maddeden çok enerji durumuna, zihinselliğe geçişiyle mümkün oluyor.

İnsanlaşan evren, en iyi insanda dile gelir. Bu, evrendeki çeşitliliğin anlamsız olduğu, insan dışı farklı doğaların olmadığı anlamına gelmiyor. İnsanın baz alınması, zihinsel gelişimi, zihni ve bedeniyle zengin, gelişkin bir doğayı temsil etmesinden ötürüdür.İnsan zihni ve maddesiyle evrimin son halkasını oluşturuyor.Doğadaki çeşitlilikleri insan üzerinden açıklamak mümkün ancakher hangi bir canlıdan hareketle insanı açıklayabilmek, doğanın yetkin bir izahına kavuşturmak güçtür.

Evrenin anlam ve amaçlarını, sağladığı gerçekleşmeler, doğurduğu âlemlerüzerinden okunması olası ve akla uygunbir yaklaşımdır. Her eylemin şu veya bu düzeyde bir anlamı-düşüncesi vardır. Eylem, somutluk kazanmış, pratiğe dönüşmüş düşünceyi vurgular. Evrensel gerçekleşmenin kendiside bir düşüncedir.Evren olarak türlü gerçekleşmeler,düşüncenin bedenleşmesini ifade ediyor. Bunun en çarpıcı hali insanda yaşanıyor. Evrenin evrimsel seyri, gelişim hikâyesi insanda özetini buluyor. Evren en yetkin anlamına insanla kavuşuyor. Evrenin anlam ve amaçları en iyi insanda dile geliyor.Kendi farkına insanlaşarak varıyor. İnsan olgusu, anlamını arayan evreni dile getiriyor. Evren, amaca- anlama insan yoluyla yürüyor. Bubağlamda, evrene anlam ve amacını veren, onu oluşturan insan-evreni oluyor. İnsanlaşma-insanîleşmedurumu, evrenin amacı ve anlam yolculuğunu ifade ediyor.İnsanlaşan evrenden hareketle bakıldığında, anlam arayan, tercih geliştiren, yaşamın nasılı yönündeamacı belirleyen insandır.O halde insana dönülmelidir. İnsan olarak kendimizi kavramalı, evrene, oluşumun aklına, diline, ruhuna uygun amaçlar belirlemeliyiz. Bu açıdan bakıldığında, insan nedir, insanî olan nedir soruları önem kazanıyor.

İnsan, evrimsel gelişmenin son halkasını temsil ediyor. Canlıâlem en yetkin haline insanla kavuşuyor. Biyolojik evrimin, zihinsel gelişimin yanı sıra, toplumsallaşmanın en yetkin-gelişkin hali insanda yaşanıyor.İnsanlaşmaya,insanî gelişimine toplumsallaşmasıyla varıyor.İyi, doğru, güzel fikrine, âdil ve barışçıl olana, dostluk, arkadaşlık, yiğitlik, cömertlik vb. gibi ortak insanî değerlere toplumsallığı içinde varıyor.Sevgi, aşk, mutluluk, anlam ve özgürlük gibi insanî, evrensel yücelerine toplumsallığı içinde ulaşıyor.İnsanlaşan evren, bu insanî ölçü ve duygulanımlar üzerinden anlam kazanıyor. Olmak, varlık bulmak, iyi olmak, güzelleşmek, güzelin arayışında olmak, doğruyu bulmak, paylaşmak, dost olmak, barışçıl, âdil olana varmak,hissetmek, düşünmek, merak etmek, fark etmek, fark edilmek, sevmek, sevilmek, âşık olmak! Bunlardan daha yüce, daha anlamlı bir şey olabilir mi? Evrenin bu yüce duygulanımlardan öte ne anlamı, amacı olabilir ki! Kuşkusuzbilemediğimiz başkaca anlamları da olabilir evrenin. Ancak, bilme sınırlarımız itibarîyle düşünüldüğünde,insanlaşan evren,en güzel anlamlarına, en soylu ve sevgili amaçlarına toplumsallaşarak, insanlaşarak-insanîleşerek varmış gibidir.Bu, anlam arayışına bir son yada sınır koyma değildir elbette, insanın evreni anlama, kendisini kavrama çabası süregeldiği üzere devam edecek bir olgudur. Varlığına farklı anlamlar katmak üzere mana arayışına, varlığının anlam ve amacını sorgulamaya, saptamaya devam edecektir.

Oluşumun mantığı, özellikleri, yetkin haline insanda kavuşanvaroluşun gelişim seyri buyken, insan üzerinden amaca böylesine bir yürüyüşü mevzubahisken;toplumsal sorunlar, savaş, yıkım, katliamlar neyin nesidir?

Kadın sorunu, kadın-erkek ilişkisi bağlamında yaşananlar ne anlama geliyor? Kadın sömürüsü, düşmanlığı nasıl gelişti? Tâbii, insanî anlam ve anlamlardan nasıl uzaklaşıldı? İnsan, insanca yaşam sihrini, anlamını nasıl oldu da yitirdi? Erkeğin kadına, bireyin topluma, insanın insana ve doğaya düşmanlığı nasıl gelişti? Sorulması gereken önemli sorulardır bunlar.

Yukarıda başta erillik ve dişilik durumu olmak üzere, bazıtâbii ikilemleri ortaya koyduk. Kadın-erkek ikilem ve ilişkisine temel teşkil etmesi bakımından dişil-eril ikileminindoğasına, özellik, ilişki ve işlevlerine bazı açıklıklar getirmeye çalıştık. Çizdiğimiz çerçeveden hareketle bakıldığında, tâbii, biyolojik dahası ontolojik temellerden kaynaklı bir kadın-erkek sorunundan bahsetmemiz güçtür. Toplumsal tarihin uzunca dönemlerinde de böylesi bir sorunun varlığından söz edilemez. Toplumsal tarihin milyonlarca yıl sürmüş doğal toplum yaşamında kadın-erkek karşıtlığından, bir cinsin diğerine düşmanlığından söz edilmez. 

Kadın-erkek ilişkisi itibarîyle yaşananları doğal gören, biyolojik zemine oturtmaya çalışan, yanı sıra, tanrının bir buyruğu, isteği sayan yaklaşımlar söz konusudur. Öyle midir? Doğadan, tanrıdan gelen şeyler midir yaşananlar? Eğer öyleyseadına hareket edilen doğa ve tanrıların kötülüğü hükmedecek;yanı sıra kötü, zalim doğa ve tanrılardan geldiğimizi kabul edeceğiz. Öyle değilse ki değildir, geriye aşağılık, çirkin, insanîolmayan bir inşanın insan eliyle gerçekleşmesi kalıyor. “Tanrıyı, doğayı aşağılık, bencil emelleri için kullanan zorba, kötü adamın-adamların inşası.”

Tanrı ya da doğa adına geliştirilmiş inşa, kadınıeşiti saymayan, insandan olarak görmeyen, hükmeden, tutsak kılan, beynine ve yüreğine ket vuran zorba,zalim erkeğin bir inşasıdır. Tanrı ya da doğa adına bu adamların sesleri, sözleridir zihinlerde yankı bulan. Bu adamlardan yola çıkarak erkeklerin doğuştan kötü olduklarına hükmedemeyiz. Erkeklik ve kadınlıklar temel de biyolojik değil, ideolojik inşalardır. Doğal, kendiliğinden gelişmeler değil, öze yönelik müdahalelerdir. İnsan görünümlü insan olmamadır.Kötü adamın zihniyeti, kültükadını olduğu gibierkeği de düşürmüştür. Egemen erkek kültü, kimi imtiyaz ve türlü inşa biçimleriyle erkeği safına çekebilmiş, kadın karşıtlığı temelindekonumlandırmıştır. Kendisine, tutsak kadının gardiyanlığı, egemen külte gelmeyen kadının infazcısı misyonu verilmiştir. Görece imtiyaz sahibi olduğunu düşünerek tam manasıyla celladı oluyor kadının.Hâkim erkek anlayıştan beslenen işbirlikçiyi, katili oynuyor.Kurbanlarının kadın, kız kardeş, anne, eş, dost, sevgili olması bir şey değiştirmiyor. Aklını, vicdanını yitirmiştir. Yüklendiği misyon itibariyleinsanlığını yitirmiştir. Bu yönüyle ihanetin büyüğünü kendisine,insanlığına yapmıştır. Bu durumu yaşayacak, kabullenebilecek kadar bencil ve korkak düşmüştür. Ruhuyla, bedeniyle tutsak kılınmış kadının gardiyanı, belalısı, işkencecisi olmuştur adeta. Gerçekten erkeğin istediği, doğası bu mu, böyle mi olmak istiyor? Yoksa senaryoya uygun rolü müdür yerine getirdiği?Derinliğine bakıldığında role uygun davrandığı, içselleştirdiği ölçüde yaşadığı, tıpkı kadın gibi, hakikat rejimiyönetiminin kurbanlarından olduğu anlaşılıyor.Farkında olsun yâda olmasın hem suçlu hem de kurbankonumundadır.Bu doğrultu da çok şey söylenebilir, farklı tespitler yapılarak değişik yorumlar getirilebilir ancak durumun anlaşılması açısından bu kısa yorum yeterlidir.

Durum tespiti yapmak, yorumlarda bulunmak önemli ancak daha da önemlisi sorunun nasıl çözüleceği ve aşılacağıdır. Bunun için ne yapmalı, kadın ne yapmalı, bu konumdan çıkmak üzere erkek ne yapmalı? Özgür ve anlamlı bir yaşamın inşa edilmesi açısından bu soruların yanıt bulması önemlidir.

Kadından çok, zihniyeti ve yaklaşımlarıyla soruna yol açan cins noktasındaki erkeğin kendisini sorgulaması ve sorunun aşılması yönünde bu sorulara yanıt araması gerekiyor. Bu temelde sorumluluk alması, özgür yaşam yürüyüşünde kadının yanında yer alması gerekiyor. Her şeyden önce soruna salt kadın sorunu biçiminde yaklaşmaması, sorunu kendi sorunu, dahası kendisinden kaynaklı bir sorun olduğunu kavraması, kabul etmesi gerekiyor. Kadını kendi mülkü sayan, tarlası, soy sürdürme aracı ve nesnesi olarak gören, kadına çocuk bakıcısı, evin hizmetçisirolünü biçen dahası kendi ölçü, istek ve arzularını karşılayan bir nesne olarak gören yaklaşımından vazgeçmesi gerekiyor. Kadını eşiti olarak görmeli, iradesine, ölçü, istek ve tercihlerine sonuna kadar saygılı olmayı öğrenebilmesi gerekiyor. Kadının düşürülüşünü kendi düşüşü olarak görmeli, egemen erkek kültüne karşı kadınla birlikte mücadele etmelidir. Bunu kadına bir iyilik olarak değil, insan olduğu için, insanî olana kavuşabilmek için yapmalıdır. Daha da önemlisi kadınla süregelen zihniyet ve kültür üzerinden değil, felsefi ve daha insani ilkeler temelinde bir ilişkiyi geliştirmesi gerekiyor.

Bu noktada kadının yaklaşımı da önemlidir. Erkeğisuçlamak üzerinden karşıtlık yaratmaması,dar ve kaba yaklaşımlar içerisine girmemesi gerekir. Kaba tarz ve suçlama üzerinden cins itibarîyle erkek karşıtlığına düşmemesi gerekir. Tarzıyla, erkeği kuru ve anlamsız bir cins korumacılığına götürmemeli,erkeği daha çok hâkim sistemin kucağına itmemelidir. Cins itibarîyle erkeği egemen sistemin sahibi, inşacısı gibi değil toplumsallığının varlığı olarak görmesi gerekiyor. Erkeğin, suçlu ve zorba egemen sistemin mağduru olduğu bilinciyle hareket etmelidir. Erkeği toplumsal özgürlüğe çekmeli, egemen erkek sisteme onun kültür ve zihniyet yapısına karşı mücadele etmesini sağlamalıdır.

Özgür yaşam; birlikte mücadeleyle, kadın ve erkeğin özgürlük düzeylerini geliştirmesiyle, felsefi ve daha insani bir ilişki tarzını benimsemeleriyle mümkündür. İnsanca olanı isteyelim, birlikte anlamlı ve özgür yaşama yürümeyi bilelim.

PEKİ, SİZİN ÇÖZÜMÜNÜZ NE?

Kendinize yakın gördüğünüz müttefik Türkiye’ye karşı ne zamana kadar sesiz kalacaksınız?

YENİ MÜCADELE DÖNEMİ VE ÖNCÜ KADRONUN ROLÜ

Hakikat algısındaki yanlışlık ve yanılgıdan kurtulmak, ne istediğini bilmek ve bunu bir bilinç, bir farkındalık yaratarak sürekli oluş halinde derinleştirmekle mümkündür.

KİRLİ VE KALLEŞÇE SAVAŞ YÜRÜTEN KİMDİR?

Bu zihniyet ve siyaset anlayışı sadece siyasetçileri değil, basını, aydınları ve yazarları da büyük çoğunlukla kendine benzetmiştir.

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]