26/07/2017

15 AĞUSTOS ATILIMI BİR İNADIN BİR İNANCIN ATILIMIDIR -1

Bu savaş büyük düşünmenin ve büyük yüreğin savaşıdır.

 

 

 

 

 

 

 

Abdullah ÖCALAN

15 Ağustos 1997

 

Tüm Parti yapımızın 15 Ağustos Atılımının 14. yılına girişini kutluyorum. Ulusal direnişimizin büyük savaşımının 13. yılını geride bırakıp her bakımdan umut ve gelişmelerle dolu bir 14. yılına girerken, bu savaşımın amansız dersleri temelinde, kayıp nedenlerine müthiş yüklenmek kadar, kazanımların yol ve yöntemlerine de en büyük ağırlığı verirken kazanma dileklerimle birlikte bir kez daha hepinizi selamlıyor ve başarılarınızın devamını diliyorum.

Bu öyle bir savaş ki; yalnız bir ulus için, bir bütün olarak parti ve ordu için değil, bunun tanımını yapamayan ve gereklerine göre kendini hazırlamayan kişi için de yaşamın imkânsız olduğu, onun dışında hiçbir seçeneğin olmadığı bir yaşam savaşımıdır. Hemen belirteyim ki, bu işe sıradan başlamak isteyenlerden, yaşamın en basit sorunlarına cevap olmaktan tutalım savaş sorunlarına bütün yönleriyle anlam vermek isteyenlere kadar herkes, eğer bu savaşımın gerçeğini anlamlandıramaz ve gereken sonuçları çıkartamazsa, bu savaşı yaşamaya hiç başlamasa daha iyi olur. Yine bu savaş öyle bir savaş ki; içinde bitmiş bir tarihe cevap olmak kadar, çok zor olan geleceğe ilişkin umuda da yegâne bir giriştir.

Burada hiç kimse kendini aldatmamalıdır. Eğer gerçeklerimize biraz saygı varsa  “biz yaşıyorduk, insandık, bayağı özgürce de yaşayabildik” gibi safsatalarla kesinlikle kimse kendini kandırmasın. Yine hemen vurgulayalım ki, kendi çabalarımı en iyi örnek diye sunabilirim. İğne ucu kadar başka bir yaşam yolu olsaydı ve başka tarz bir mücadeleyle başarılı olabilseydik değil bu yılları böyle yaşamak, bir gün bile böyle nefes almazdık. Şimdi dünya âlem “bu savaş neden buraya kadar böyle geldi ve nasıl mucize gibi bir gelişme gösterdi” diye soruyor. Halen çoğumuzun da idrak etmenin çok uzağında olduğumuz bu savaşımın kesin bazı nedenleri vardı. Şüphesiz temel neden, bir halkın çoktan bitmiş tarihi veya tarihsizliği; geleceği veya geleceksizliğidir. Güncele ilişkin de en kararlı yaşamın ta kendisidir. Hiç kimse bizi, öyle çokça söyledikleri gibi maceraperest, düşünmeden atılan veya şansın yaver gittiği bir adımın sahibi gibi değerlendirmesin.

Eğer bu dünyada, hatta insanoğlunun tarihinde bir adımın zorlukları kadar, zorunluluğunu idrak etmede en iyi veya birinci sırada örnek olarak gösterilecek bir olay var mı derseniz, ben ona 15 Ağustos Atılımı’dır diyebilirim. Hayallerinizi, niyetlerinizi, bilincinizi, özgürlük düzeylerinizi bilmiyorum, ama kendime dayanarak söylüyorum ki, bu benim için bir borçtur. Bu gerçeği başta sizler olmak üzere tüm halkımıza ve ilgili insanlığa belirtme gereği duyuyorum. Eğer mutlak insan olma vasıflarından vazgeçmek ve çokça eleştirdiğim gibi bir maymunlaşma sınırında kendini yaşatmak istemiyorsanız bir adım atmanız gerekirdi. Bunu laf olsun diye belirtmiyorum. Yaşam üzerinde çok düşündüm, çok yoğunlaştım, okuduğum kadarıyla ve doğal özelliklerimle bir yol bulmak istedim. Şimdi şüphesiz benim istediğim gibi ne savaş ne parti gelişiyor, ama buna rağmen en sınırlı bir gelişmenin bile lehte veya aleyhte tüm yönlerini değerlendirerek bu adımın bu biçimde gelişmesinin de en amansız bir takipçisi olduğumu şimdi daha iyi biliyorsunuz.

Yine ilk söylenmesi gereken sözlerden birisi de, bu savaşım öyle çoklarınızın, hele dışımızdakilerin sandığı gibi bir savaş olmadığıdır. Yine bu yapının yüzde seksen-doksanı bu mücadelenin yürütülüş tarzının, başlatılışının ve an be an bütün adımlarının atılmasının farkında değil. Bunlar hayal ettiğiniz gibi değildir. Yani gerçekliğimizi tanıyamıyorsunuz, kitleler belki bunun daha da uzağındadır. Amerika’nın bazı uzman araştırmacıları doğruya yakın bir şeyler tespit edebilir, gerçek anlamını veya özelliklerini dile getirebilirler. Tabii onlar da kendilerinin çok önemli çıkarları konusunda uzmanlaştıkları için bunu yaparlar. Şüphesiz bireyden tutalım, sınıf, ulusa kadar çıkarlarınız konusunda inanılmaz bir cehalet içindesiniz de demeyeceğim; kölelikten de öteye bir şaşkınlık, bir şaşırtmaca, çarpıtma konumunda olduğunuz için siyasete giriş yapamıyorsunuz. Askerliğe, savaşa giriş yapmanız halen bir felaket halini yaşamanın ötesinde değildir. Şüphesiz bütün bunların nedenleri var. Biz özellikle bu savaşın teorisini ve daha çokta pratik çözümlemesini yaparken, boşuna bu büyük çabaları sergilemiyoruz. Çünkü bunun dışında yaşam yok, bunun dışında size söyleyebileceğim hiç bir şeyim yok. Bu konuda âlemden, insanlıktan, dostluktan, düşmanlıktan göreceğiniz en ufacık bir hayırlı işaret yok. Kendinizi hiç aldatmayın,

Bu yoldaysanız öyle yiğitliğin, mertliğin, insanlığın ölçütü, değil böylesine büyük yaşam dışılıklara itilmiş olmak, sıradan bir haksızlığa meydan okumayla başlar. Ben bizim ölçülere fazla yiğitlik ölçüleri demiyorum.  Bu savaşımdan bahsederken beğendiğimiz komuta kişiliklerinden Agit arkadaşın adının mutlaka anılması gerektiğine de inanıyorum. Ama tekrar vurgulayayım, onun yiğitliğinin ifadesi olmaktan çok uzaksınız. Aslında büyük bir çabayla sizi bu noktaya, bu dönüşüme getirmek istiyoruz, fakat bırakalım düşmanın engellemelerini bizzat kendinizin yaratığı engellemeler inanılmaz boyutlardadır.

Son dönemlerde hiç istemediğimiz halde sıkça vurguladığım bazı deyimler var. Saflarımızda bu kadar alçaklık, bu kadar şerefsizlik, bu kadar düşkünlük nasıl olur? Bunu boşuna söylemiyorum, bu bir gerçek. Saflarımızdaki birleşimin özgür yaşamına, zengin yaşamına karşı değiliz. Tam tersine bütün gücümüzle onu anlamak, anlam vermek istiyoruz. Ama gel gör ki, ne idüğü belirsiz, bencilikten de öteye kendi kendilerine bile izah etmeleri çok güç bir nedenle kocaman parti yapımızı, parti çizgimizi, savaş çizgimizi yerle bir etmek istediklerini biliyoruz ve çoğunuz da bunun farkında değilsiniz. Şüphesiz bu savaşta hizmetinizdeyiz ve en büyük çabayı harcarız, ama öyle kendi kendinize yakıştırdığınız yaşam alışkanlıklarınıza, tenezzül ettiğiniz bazı şeylere de metelik kadar değer vermeyiz.

Şimdi muazzam bir inatlaşmayı sürdürüyoruz. Talihsizliğe, tarihsizliğe, bitirilmişliğe ve bencilik bile diyemeyeceğimiz incir çekirdeğini doldurmaz kabilinden şeyler peşinde kendini dayatmaya kadar varan tutumlara karşı büyük bir savaş yürüttüm, yürüteceğim. Büyük inat şu; sen dünyayla uğraşamazsın, sen bitirilmiş bir tarihle uğramazsın, sen bizim ölmüş kişiliğimizle uğraşamazsın. Şimdi bu doğrudur ve zaten 15 Ağustos Atılımının en temel bir özelliği de budur. Bu savaş öyle sanıldığı gibi dış cephedeki düşman boyutu ile sınırlı değildir, o belki de bu savaşımın yüzde beşini temsil ediyor. Giderek açığa çıktı ki, bu savaşımın en temel yönü o aşağılık düşman kişiliklere karşı oluyor. Hatta kendi içimizdeki bir savaş oluyor. Zaten bunu gördükçe, çözdükçe biz bu savaşı uzattık. Aksi halde bu savaşımın sıradan bir isyan kadar bile gelişemeyeceğini biliyorsunuz. Bugün dolayısıyla açıkça ilan etmeliyim ki, içinizdeki hırslarınız, isyancı kinleriniz, öfkeleriniz ne olursa olsun, eğer çözümlendiği gibi kendini yeniden eğitip örgütlendiremez, hatta o lanet getirilmesi gereken özelliklerini eritip kendi içinden atmazsa her şeyden önce alt edilmesi gereken bu kişiliktir. Bu kişilik yenilmezse düşmana sunacağı başarı imkânı, düşmanın yıllarca düşünüp planlayacağı bir eylemden daha fazladır. Bunu acıyla, çok çarpıcı bir biçimde yaşıyoruz. Şu çok açık, insanlarla en güzel yürümek ve yaşamak isteyen bir insanım. Tarihte ve günümüzde hiç kimsenin, bu halkın kendisinin, hatta sizlerin bile kendi kendinize gösteremeyeceğiniz saygıyı biz sizlere gösterdik. Bu öyle kendiliğinden olmamıştır, insanlık uğruna kendi insanımıza saygılı olmanın kesin bir gereğidir.

Hemen şunu belirtelim; siz kendinizden vazgeçmişsiniz ve çok çirkin kalmışsınız. Bu durumda olanları neden hiç sevemiyorum? İnsan kendini en temel konuların birisinde bu hale düşürürse saygı ve sevgi imkânsızdır.  O, başkaları için çok basit bir malzemedir ve nitekim tüm halk çok kötü bir durumdadır. Şimdi karşımızdaki iddia şu; “ne dersen de, ne kadar uğraş verirsen ver, biz yine bildiğimizi okuyacağız. Sen bizi değiştiremez, dönüştüremezsin.” Şimdi çok daha iyi görüyorum; belki düşmanın politikalarında belli ölçüde dönüşüm olabilir, ama içimizdeki bu inatçı kişiliklerin dönüşümü bana biraz daha zor gibi geliyor. Burada yalnız bir inatçılıkta değil, çok ilginç bir bitmişlikle karşı karşıyayız. Bazıları “yaşarsam berbat yaşarım” diyor. Bu ayıptır! Bunları bir an önce gidermek gerekir. Çünkü bunların hiç bir anlamı yok, çirkin ve utanç vericidir, diyorum. Ama bu kişilikler buna yanaşmıyorlar. Bunun nasıl oluştuğunu, nasıl bir karakter haline geldiğini çözmek, en zor bir fizik problemini çözmekten daha zordur. Nasıl böyle yaşamaya cesaret ediyorsunuz? Bu kadar hatalı, yanılgılı yaşanabilir mi? Sizi çok özel yöntemlerle tutmazsak, bu yaşama değil bir günlüğüne, bir saatliğine bile dayanacak durumda olmazsınız.

Ben gerektiğinde bütün bir halk için köprü olurum ve dayanırım. Ama siz köprüden bile yürüyemeyecek durumdaysanız ne yapmak gerekir? Bırakalım mertliğin gereğini yapmayı, hatta PKK’nin, ARGK’nin teorisi ve çizgisinin gereklerini yerine getirmeyi, çok sıradan bir insanın sağduyusuna dayalı olarak yürünmesi gereken bir yol, bir köprü üzerinde nasıl yürünür, sorusuna bile tam cevap veremiyorsunuz. Ağlamak bir yöntem değildir. Kendini kolay öldürtme de bir yol değildir. Kendini basite almak, küçük işler için ağız dalaşı yapmak, gününü gün etmek veya günü çok sıradan geçirmek yol değildir. Bu yol sizi bir yere götürür, ama götüreceği yer belli değildir. Ben bu yaklaşımlar nedeniyle öfkeleniyorum ve adeta azap duyuyorum. Ne zaman kanatlanacaklar, ne zaman uçacaklar, ne zaman zengin ve görkemli bir yaşamın ifadesi olacaklar diye düşünüyorum. Ama gerçeklere baktığımda adeta şu kanıtlanmak isteniliyor; “düşman ne kadar istemişse, biz o kadarız. İnsanlık tarihinin en barbar, faşist düşmanı hangi  konumdaysa biz tam da ona göreyiz.” Kişiliğiniz bunu çağrıştırıyor.

Bu savaşın bir numaralı sözcüsüyüm. Sözcü, sözünü oldukça çarpıcı ve gerçekçi söylemek zorundadır. Bu savaşın bu halk için ne kadar önemli olduğu ortadayken bunu eksik değerlendirirse bir demagog olur ve bu da onun felaketi olur. Zaten bu mecburiyetler tasavvur etmekte güçlük çektiğim noktalarda beni söyletiyor ve bana iş yaptırıyor. Ben konuşmuyorum, ben müthiş çalışıyorum. Benim katkım sadece biraz duyarlılık göstermek ve biraz da vicdanından vazgeçmemek, yine o çokça inanılmaz boyutlarda sergilediğiniz “bana ne” gibi bir yaklaşım içine girmemek biçiminde oluyor. Bana bütün bunları yaptıran budur. 15 Ağustos Atılımı bir inadın, bir inancın atılımıdır. Hiç kimse “ben de bu kadar çaba harcadım, ben de bu kadar işin içinde oldum” demesin. Ben bunları hiç inkâr etmiyorum, bana sorarsanız bu savaşımın esas özelliği benim kendi inadımdır. Kendi savaş tarihinize, şahadetler tarihine, halkın tarihine, isyanların tarihine baktığınızda orada bir şey görürsünüz; çok erkenden inat kırılmış, gözü kara bir isyan çizgisine yatırılmış ve savaşın bırakalım teorisini geliştirmeyi, asgari gereklerinden bile uzak düşülmüş. Umarım vicdanlı, duyarlı, bilinçli bir biçimde savaş tarihini değerlendirirken bu noktayı tespit edeceksiniz. Hiç kimsenin emeğini milim kadar inkar etmemekle birlikte, tarihte ilk defa en büyük şahadetlerin anlamını da biz verdik ve bunun gereklerini yaptık. Sizlerin de yaşaması için belki düşündüğünüzden bin kat daha fazla size yaşamsal imkânlar sunduk. Buna rağmen bu savaşın inadını, iradesini, inancını ne kadar temsil ediyorsunuz desem, belki de kocaman bir “hiç” cevabıyla karşılaşırız. Var bir inadınız, ama bu neyin inadı? Var bir inancınız, ama bu neyin inancı? Burası muğlak kalıyor. Var bir çabanız, ama neye yönelik, ne kadar kurtarabiliyor? Burası çok önemlidir. Yalnız inancın, iradenin, inadın değil, daha belirleyici ve çok gerekli olan bu savaşımın içinde mutlaka anlaşılması gereken en önemli bir ders de inanılmaz bir duruşa sahip olabilmektir. Adımların yürek çarpıntısı ve düşünceyle kazanılması uğruna harcadığınız çabalar değerlidir. Bu savaş büyük düşünmenin ve büyük yüreğin savaşıdır. Bu savaş size çok kendiliğinden gibi geliyor ve çok rahat savaştığınızı sanıyorsunuz, ama düşündüğünüz, duyduğunuz gibi değil, asla böyle olduğunu da söylemem. Bu konuda mutlaka samimi olunmalıdır.

Mümkünse vicdanlarınızı bir daha muhasebeye çekin ve bir yüreğiniz varsa gerçeklere bağlayın. Orada gerçeklerin farklı olduğu ortaya çıkacaktır. Benim gördüğüm gibi görür, korkmaz ve kendinizi gerçeklere daha çarpıcı açarsanız mutlaka çok farklı şeyler göreceksiniz. Bu kadar zorlanmayı, bu kadar bitikliği, bu kadar kaybı hafızam almıyor. Tarihin en anlamlı ve en uzaktan tutacağım birçok kazanımlarını adeta hiçe sayabilir, kolay vazgeçebilirsiniz. Öfkem iki yönlüdür. Neden bu kadar ucuz kaybediliyor, neden çok rahat kazanılabileceği halde kazanılamıyor? Bir çorbaya, bir sigaraya kırk takla atan bir adam, cennet misali bir yaşamın imkânlarını neden anlamak istemiyor? Elini uzatsa onu tutacak, ama tutmak istemiyor. İşte burada yaşamın bir kara cahili, hiçleşmenin artığı, sıfırda değil eksilerde yaşayan birisi söz konusudur. Benim kendime söylediğim sözler, yakıştırdığım tutumlar var. Aldatıcı olmamaya, aynı zamanda kimsenin de beni aldatmamasına büyük özen gösterdim. En büyük saygıyı gerçeğin kendisine gösterdim. Fakat buna sahip çıkan çok az kişi var.

İsterdim ki, karşımda muazzam anlayabilen, görebilen, tartışabilen, kararlaştırabilen kişiler olsun. Şu son süreçlerde yaptığım çözümlemelere, partiye, savaşçılara yaptığım çağrılara bakın, içinde her şeyi bulabilirsiniz. Bir karşı sınıf savaşımı mı, bir kontra kişiliğinin iflah olmaz inadının sonuçları mı ne derseniz deyin kendimizi bununla karşı karşıya buluyoruz. Bu durum, tarihteki bütün isyanlarda nasıl bir günde felaketi getirdiyse attığınız birçok adımda da başınıza bela getirdi. Şimdi “seni de ezeceğiz” diyorlar. İddiaları budur. “En değme Kürt isyanı, on binle, elli binle, yüz binle başlar, ama ömrü bir kaç aydır; sen sıfırlardan hatta eksilerden başladın, nasıl oluyor da hem bu işi geliştirdin hem de tarihini uzattın” diyorlar. Bu yalnız düşmanın tepkisi değil, ben onu hiç önemsemiyorum, halka da her hangi bir şey söylemek istemiyorum, ama bizzat bu savaşımın içinde yer alanların sızlanmalarından büyük üzüntü duyuyorum. “Neden bu işi geliştirip sürekli kılıyorsun” diyorlar.  Bu objektif olarak kendini dayatmadır. Belki de hiç biriniz fark etmeden, en keskin sözden daha keskin bir davranışla kendinizi dayatıyorsunuz.

Böyle bir sistem altında yaşayan biz Kürtlerin buna karşı direnmeye ne hali, ne içeriği, ne de tarzı var. “Sen uygun şekilde yapıyorsun” diyorlar. Tabii bu, onlara göre öyledir. Bunun bilimde ve hiçbir savaş tarihinde yeri yoktur. Peki, o zaman bize neden imkansız şeyleri dayatıyorlar? Bu ne halklar tarihinde, ne de kişilerin normal yaşam gerçeğinde vardır. Şimdi sizin en büyük savaşımınız budur ve bunu son süreçlerde çok çarpıcı bir biçimde görüyorum. Kölelerin kolay özgürleşmek istemediğini bilirdim, sömürgeciliğin artıklarının ve uzantılarının çok etkili olduğunu da bilirdim, ama bu belirttiğim bundan öteye bir şey. Bu acı ama çok önemli bir gerçektir.

İşlerinizi kolaylaştırmak için çok şey yaptım. Ülkemizde sadece günlük somunlarla idare etmek için -sanıyorum halkımızın yüzde sekseni işsiz, işi olanlarda somunu kurtaramıyor- yine dört elle yaşama koşuyorlar. Ölüm her zaman yanı başlarında, kemikleri bir birine geçmiş,  gözlerinde fer kalmamış, açlıktan ağızları kokuyor, ama her şeye rağmen bu yaşama dört elle sarılıyorlar. Amed’in sokaklarında bir ekmek için yaşlısı-genci, kadını-erkeği nasıl kıyamet koparıyor. Bunu hiç biriniz inkâr edemezsiniz. Halkın ezici bir çoğunluğu kuyruklardadır. Peki, size soruyorum; bir açlık sorununuz var mı? Somunu hiç sorun yapmıyorum, ama aslında önemlidir. Bir ideolojik açlığınız, bir politik açlığınız var mı? Biz bunların hepsini doyurmak için olağanüstü çaba harcamadık mı? Hatta başarılar için bile bir açlığınız var mı? Bunu da öyle kendi ellerinizle kazanmadınız, tam tersine çoğunu biz bahşettik. Ama buna rağmen, bu tepki neden? Bu duyarsızlık, bu yaratıcılıktan uzak yaklaşımlar neden?

Bir sigaraya kırk takla atacaksın, ama bir zafer gerekçesine ilgi bile göstermeyeceksin. Kim olursa olsun böyle yapanları affetmeyeceğim. Ben bu tutumlara karşı korkunç savaşırım ve bunları yakaladığımda halledinceye kadar bırakmam. Bunun için önümde hiçbir engel tanımam, “bırak bir kez kendimizi yaşayalım” diyenlere de aman vermem. Bu dayattığınız, yaşam değil, burada yaşama ihanet ve yaşamın inkârı var. Kimse elinizdeki yaşamı almak istemiyor, bunu sembolik olarak söylüyorum. Sizin için her şey bir sigara izmariti kadar değerlidir. Buna isyan ediyorum. Siz bunun kavgasını bana dayatıyorsunuz. Beni saf, kolay göz ardı eder ve yutar sandınız. Çünkü herkes sizi uyutmuş,  size bir şeyler dayatmış ve sizi bu noktaya getirmiş. Sizde beni öyle etkileyeceğinizi sandınız. “Bir dayatır, iki dayatırız” alışkanlığı çok yönlü yaşam tarzınızdır. Bunu biraz daha doğruya yakın anlamanızı istirham ederim. Bu, size boyun eğeceğim anlamına gelmez. Çoğunuz müthiş uzlaşmacısınız, ama aynı zamanda bir birbirlerinizin canına da okuyorsunuz. Böyle yaşam sözüm ona hakları içinmiş, yaşamın gerekleri içinmiş! Ama öyle bir kayaya çarptınız ki -artık şans mı, şansızlığınız mı- kök söktüremezsiniz. Biraz insaflı olun. Basitlikten vazgeçmek sizi neden rahatsız ediyor?

Beyninizin müthiş düşünme kabiliyetine sahip çıkın. Bilim insanoğlunun beyninin yirmi binde birini bile kullanamadığını söylüyor. Siz beyninizin yirmi binde birini değil, yirmi milyonda birini bile kullanamamışsınız. Neden kullanmıyorsunuz? Yürekler neden bir ülkenin kaybedilişine, bir ülkenin kazanılışına, özgür bir yaşamın kazanılışına dair çok soylu duygularla amansız çarpmasın ki. Çok basit, bencil şeyler için kıyametler koparacaksınız, ben buna yürek mi diyeceğim, ben buna kişilik mi diyeceğim. Bu yaşama asla izin vermem ve var olduğum sürece kimseyi böyle yaşatmam, bu benim asli görevimdir. Bu konuda hiç kimse kendini aldatmasın, kendini örnek göstermesin. Bir kişi kendini nasıl başkalarına teslim eder. Tarihte, bütün bir halk söz konusu olduğunda kendisini halkına bırakan birisini gösteremezsiniz. Hiçbir şeyin sahibi olmadım. Ne bir ülkenin, ne bir özgürlüğün, ne bir kimliğin, ne bir partinin sahibi olan, her gün kendini inkâr eden, kendinden kaçan ve tersine koşan bir halkla biz kendimizi nasıl var ettik, kendimizi nasıl kabul ettirdik. Kim bunu inkâra yeltenebilir. Partililere, savaşçılara karşı kendimi abartmak istemiyorum. Ama gerçekten çok özel yöntemlerle kendimi size taşırmazsam, bırak savaşmayı, normal yolda bile yürüyemezsiniz. Buna yüreğiniz yetmez, gerçekçi olun. O silahların elinize verilişini, o köprülerden, o yerlerden getirilişinizi düşünün, bu işleri özel ellerle organize etmesek düz yolda bile devrilirsiniz. Kendinize göre küçük hesaplarınızın sizi nasıl amansızca bölük bölük, grup grup devirdiğini çok iyi biliyorsunuz. Kalanları da çok özel tedbirlerle biz yaşatıyoruz. Çok güvendiğiniz bir savaşçılığınız varsa, onun arkasında da çok örgütlü olarak biz varız.

Kendimizi bu denli size verdik. Yaşamınız için gerekli olan şeyleri de biz verdik. Açık söyleyeyim, bir gıdanın temini bile emekledir. Özel bir yönetim ve önderlik olmasa kimse kimseye bir parça ekmek vermez. Çünkü halkımız çok yoksul ve tüm dünya da onun düşmanıdır. O halde bunları size kim verecek, neden gerçekçi olmayalım. Ailelerinizin bile size doğru dürüst bir şey vermediğini biliyorsunuz. Bunlar çarpıcı gerçeklerdir ve kaçınılmazdır, kaçınılarak da bir yere varılmaz.

Mücadele de kızlar öne de geçiyor. Hiç bir erkek kendini böyle vermez. “Bu akıl dışıdır, gelenek dışıdır” diyebilirsiniz, ama ben vermek zorunda kaldım. Çünkü beterin beteri bir cins söz konusudur. Yürütmek için, yaşama biraz çağırmak için daha başka ne yapabilirim ki. Adı Jin, ama kendisi yaşamın en büyük belası haline gelmiş. Bütün bunların derin bilincinde ve duygusundayım.  Ben böyle çalışıyor böyle yaşıyorum, ama bunun karşısında sizler nasılsınız? Sizi bu yürekle, bu duygularla, bu bilinçle ve bu örgütlülükle bu savaşa katmak istemezdim. Bu benim ne görüşüm, ne onayımdı. Bunu yalnız bir şey için kabul ettim; gidecek başka bir yeriniz olmadığı için. Siz bir çaresizliğin savaşçılarısınız. Eğer büyük bir özgürlük isteminin, büyük yiğitçe savaşa adım atışın savaşçıları olsaydınız, biz bu savaşı çoktan bitirmiştik.

Demek ki, 15 Ağustos Atılımının iradeyle, inançla, bilinçle, büyük çabayla çok önemli bir ilişkisi vardır. Hem de en benim diyen insanoğlunun planlayıp, örgütleyemeyeceği kadar bir ustalıkla yürütülüşü vardır. Eğer bundan sonra bu savaştaki on dört yılı kendinize mal edecekseniz, bu söylediklerimden bir şeyler anlayın. Söz verdiğiniz için sizi kırmak istemiyorum, zaten kimseyi de kovacak durumum yok, ama sizin bu savaşçılığınızı onaylamıyorum. Bunu çok vurguladım, bu durumunuz sözlerinize ve karar düzeylerinize denk değil. Kendi kendinizi giderek boşa çıkarıyorsunuz. Bu bir kader midir? Çizgi netleşmiş, siyasi dersler, parti dersleri, savaş dersleri çok iyi alınmış, o halde neden bunların yüzde birini bile uygulama gücünü göstermiyorsunuz? Bir onur meselesi olarak da bu sizi ilgilendirmelidir. Bazılarının bile bile yoldan çıkardığı birisine neden zamanında birinizin eli uzanmıyor? Yalnız sonradan “dur” diyorsunuz, ama “çok ayıptır, bu yetersizlik yakışmıyor” diyemiyorsunuz. Çok açık ki, bu konuda yetersizlikleriniz var, neden?

Bu savaşın sorumluluğunu bütün dünyaya karşı üstlendim. Bu öyle az bilinçle, az yürekle de değildi, dünyanın gözü gece-gündüz benim üzerimdeydi, nefes nefese baskılarını ensemde hissederek dünyada temsil yaptım. Bu işi başka kimse yapmadı. Sizlere karşı sorumlulukların nasıl yerine getirildiğini tek tek açmak istemem, ama hepsini bilinçle en yüksek bir sorumlulukla yaptım ve bunda başarılıyım da. Ama kendinize bakın, en sıradan bir iş konusunda bile kendinize gerektiği kadar sahiplik etme, sözünün sorumluluğunu duyma gücünü gösteremiyorsunuz. Bu durumda savaş çizgisi ve imkânları ne kadar güçlü olursa olsun alınacak bir mesafe yoktur. Kendimizi hiç kandırmayalım.

Bunları neden müthiş vurguluyorum? 15 Ağustos Atılımının yine en çok göz önüne getirilmesi gereken bir gerçeği de şahadetler gerçeğidir. Savaşlarda kayıp olmaz demiyorum, ama bir türlü 15 Ağustos Atılımının ve sonrasındaki bütün yılların şahadetlerinin neredeyse ezici bir çoğunluğunu sindiremiyorum. Bana göre şahadet böyle olmamalıdır. Yerinde olmayan adımlar sonucu gerçekleşen şahadetler çok üzücüdür. Bunların nedeni biraz daha detaylandırılabilir. Çünkü bu halkın belki de yarattığı tek değeri, şahadet çizgisinde yürüyen savaşçılarıdır. Eğer onları ucuz kaybedersek, bu en büyük kötülük olur. Bunların nedeni siz kendinizsiniz.  Biraz kendi kendinize, yanı başınızdakine dikkat etseydiniz ne bu şahadetler böyle olabilirdi, ne düşman bu kadar umutlanabilirdi. Demek ki, siz böyle cüce kalabildiniz. Tabi bu daha da acı bir gerçek, bunu da görmeye çalışıyorum. Kendini böyle bine, on bine, yüz bine bölerek sunan kişilikler ancak bu kadar olur. Başka ne umabilirsiniz ki, en iyi niyetliniz böyledir. Bir canınız var, onu da bu kadar rahat, ucuz verebiliyorsunuz. Tabii, “sen bizden daha başka ne isteyebilirsin ki” diyeceksiniz. Doğru, sizden başka bir şey istemem. Canınızı da verdikten sonra sizden başka ne istenilebilir ki? Ama bu yetmiyor ve hiç bir şeyi de kurtarmıyor. Aslında bu canın da ne kadar sizin canınız olduğu beli değil. Herhalde bu can başka bir can, başkalarının canı değil. Çünkü bu yaşamın sahibi olsaydınız bu canı böyle götürmezdiniz. Bu çok açık, işte ben buna hayıflanıyorum. “Düşmanımızdır, bizi bu hale sokmuş neden üzerinde bu kadar ısrarla duruyorsun” diyeceksiniz, ama bizim de bir yaşam dehamız var. İnsanın genel ölçülerinde kendimizi biraz daha tanıdık, bunu düşünmek istiyoruz. Bana bu fırsatı verin. Şimdi ki dayatmalarınız bu fırsatı bile vermiyor. Bütün bu savaş çabalarını, bütün bu inanılmaz koşuşturmaları, insanlara bir yol bir köprü uzatmayı, insan olarak düşünmek ve mümkünse yaşamak için yaptık. İnsanlar iddialarına başka türlü sahiplik edemezler.

Ben mi size “iddialarınız küçük olsun, kararınız zayıf olsun” diyorum.  Tam tersine iddianızın, kararınızın büyümesi için inanılmaz bir çaba içindeyim. Tabii ki bunun savaşımı da yürütülüyor. Şahadet gerçeğine çok değişikte olsa mutlaka bu anlamı vereceğim ve eğer bir sonuç çıkarılacaksa zayıflıklarınızın, çarpıklığınızın, cansızlığınızın ağır etkisi altında yaşanan bu şahadetler aşılmalıdır. Yine öyle bir noktaya gelelim ki, mümkünse bu önümüzdeki yılda sizler kolay ölmemeli veya şahadetin büyük anlamına uygun bir biçimde ölmelisiniz. Bu adeta ölümsüzlüğün bir yürüyüşçüsü olana dek böyle olmalıdır. Ucuz yaşamı yerle bir etmek durumunda olduğumuz gibi, ucuz şahadetleri de artık kabul etmeyeceğiz. Nasıl ki ucuz, çok içeriksiz yaşama hayır diyorsak, ucuz şahadetlere de hayır diyoruz. Bu noktaya geldik. Şunu açıklıkla vurgulamalıyım ki, Hakiler, Agitler, Mazlumlar gibi büyük şehitlerimize anlam verip bunun mutlak bir gereği olarak yaşama sonuna kadar saygıyla, örgütle yaklaşıp savaş çizgisine ve zafer gerekçelerine varlığımızla anlam vermezsek, bizim şahadetlerimiz yüce şehitlerin yolunda bir şahadet olamaz. Bu yaşam için de aynen öyledir, ben kendimde yaşadım.

Yaşam karşısındaki tavrım, öncelikle halkımıza dayatılan yaşamı büyük bir inkârdır. Sizin yaşam dediğiniz bir çok şeyi de inkâr ediyorum ve bunu başta kendime uyguluyorum. Olacaksa bir yaşam, bunu sonuna kadar özgürce tartışarak, kararlaştırarak; bir halkın, bir tarihin ve insanlığın onayından geçirerek kabul edeceğiz. Aksi halde biz bu biçimde yaşadığımızı sanmayacağız, aldanmayacağız. 15 Ağustos Atılımı bu anlamda yaşamı tanımlıyor. Bu tanıma ulaşmadan yaşamak olmaz. Nasıl böyle ölümü kabul etmiyorsak, yaşamı da artık bu genel geçer ölçülerle kabul etmeyeceğiz.

Tabi daha da sorgulanacak bir şeyler var. Bir ARGK şekillenmesi ve bunun öncü partisi, hatta halkın cephesi vardır, fakat bunlara fazla dokunmuyorum. Dikkat ederseniz, son yıllarda beni ilgilendiren bu isimler de değildir, ben içerikle, özle uğraşıyorum. Çoğunuz bunların adını söylemeye bayılıyorsunuz, ama bunların gereklerinden habersizsiniz. Böyle değerlendirilen ARGK’yi, PKK’yi ne yapacağız, adı bile fazladır. Adını ağzıma bile almam. Ama bir parti davası var, bu işler partisiz olmaz. Zaten çok değişik bir particiliği bu yıllarda çözdüm ve uyguluyorum. Hiçbir reel sosyalist partide görülmeyen bir sınıf mücadelesini yürütüyorum ve yürüteceğim. Enternasyonalist bir mücadeleyi yürütüyorum ve yürüteceğim. Düşmanda biliyor ki, yürüttüğümüz bu savaş salt dar boyutlu bir savaş değil, tüm toplumsal savaşımın en kapsamlısı PKK’de gerçekleştirilmektedir. Salt enternasyonalist bir hareket de değil, hümanizmin, insanlığın en kapsamlı özüne de PKK’de ulaşılmaktadır. Bu çok özenle, bilinçli çabayla bu yıllarda verilen bir savaşımdır.

 

ÖZGÜRLÜĞE GÖZÜNÜ DİKEMEYENİN GÜCÜ OLAMAZ

Ben kadınla yüreğim ve aklımla ilişkilendim.

15 AĞUSTOS ATILIMI BİR İNADIN BİR İNANCIN ATILIMIDIR-2

Biz Kimsenin Adını Bile Söyleyemediği Bir Ülkenin Yurtseverliğini Yaptık

15 AĞUTOS UMUDUN VE ZAFERİN BAŞLANGICIDIR

Özgürlükten, özgürlüğümüzden taviz vermeyeceğiz.

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]