19/10/2017

HAYIR DAHA BİTMEDİ

DEMOKRASİ MÜCADELESİNE DEVAM!

 

 

 

 

Hiç kuşkusuz Türkiye’de gerçekleşen 16 Nisan anayasa değişikliği referandumu, Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin istediği faşist tek kişi diktatörlüğü ile Demokratik Türkiye arasında yaşanan kıyasıya bir mücadeleydi. Oldukça ateşli bir havada da geçti. Nitekim kış ortasında ve bahar başında meydanları ısıttı. Ağır faşist baskı ve terör ortamında geçmiş olsa da, toplumun tüm ezilen ve antifaşist kesimleri bir nebze de olsa demokratik tepki ve istemlerini ortaya koydular.

Böylece seçim propagandaları yapıldı, oylar kullanıldı, sandıklar açıldı ve sonuçlar açıklandı. Şimdi söz konusu sonuçlar tartışılıyor. Referandum yapılacak ve bu temelde toplum içinde yaşanan tartışma ve mücadele bitecek diye beklenirken, tersine söz konusu tartışma ve mücadele daha da alevlenmiş ve keskin bir biçimde devam ediyor. Söz konusu tartışma ve mücadelenin daha ne kadar devam edeceği ve nereye varacağı da şimdiden pek kestirilemiyor. Neden? Çünkü, hiçbir şey usulüne uygun, hukuki, adil, eşit ve demokratik yapılmadı da ondan.

Mevcut haliyle referandumun açıklanan resmi olmayan kesin sonuçlarına göre, Tayyip Erdoğan ile Devlet Bahçeli’nin istediği anayasa değişikliğine evet diyenlerin sayısı yüzde elli birin biraz üstünde, hayır diyenlerin sayısı ise yüzde kırk dokuzun biraz altında bulunuyor. Yani açıklanan yüzde oranları birbirine çok yakın konumdadır. Hem bu durum ve hem de seçim öncesi ve sırasındaki yaşananlar söz konusu tartışma ve mücadeleyi artıran nedenler olmaktadır. Evet, görünüşe göre seçim olmuş, oylar kullanılmış ve bir sonuç ortaya çıkmıştır. Sonuca göre ise evet diyenler kazanmıştır. Tayyip Erdoğan’a göre “Atı alan Üsküdar’ı geçmiş”tir. Ancak buna gerçekten ne kadar adil, eşit ve demokratik bir seçim denebilir? Dolayısıyla yapılanın ne oranda demokratik meşruiyeti vardır? İşte tartışılan, sorgulanan ve daha fazla tepki yaratan söz konusu bu sorular olmaktadır.

Geriye dönüp geçen sürece şöyle bir baktığımızda, referandum sürecinin OHAL faşizmi koşullarında geçtiğini ve adil, eşit ve demokratik olmadığını hemen görürüz. Bu nedenle söz konusu referandumun meşru olmadığı zaten baştan beri değerlendirilmiş ve tartışılmıştır. Bu durumu izah etmeye de fazla gerek yoktur. Nitekim Türkiye’yi tanıyan ve takip eden herkes bu durumu zaten bilir. Bunun için Kürdistan’da yaşanan savaşa, faşist terör ve katliamlara değinmek bile yalnızca yeterlidir. HDP Eşgenel Başkanlarının ve milletvekillerinin, seçilmiş belediye eşbaşkanlarının, yüzlerce il ve ilçe yöneticilerinin siyasi nedenlerle tutuklanmış olduğunu, AKP iktidarı tarafından Kürt belediyelerine kayyum atanarak el konulmuş bulunulduğunu belirtmek bile gerçek durumun anlaşılmasını sağlar. Öyle ki, evet için devletin tüm kurumları çalışır ve imkânları seferber edilirken, hayır propagandası yürütenler anında gruplar halinde tutuklanıp zindanlara konulmuştur. Nitekim bu durum cezaevlerinde de açlık grevi direnişine yol açmıştır. Sonuçta Tayyip Erdoğan, Binali Yıldırım ve Devlet Bahçeli taşıma kitlelerle büyük mitingler yaparken, hayırı savunanlar neredeyse miting bile düzenleyememiştir. Böyle bir referandum sürecinin demokratik meşruiyete sahip olmayacağı açıktır.

İkinci olarak, AKP iktidarı tarafından seçim sırasında çok açık ve gözle görülür hileler yapılmıştır. Açıkta oy kullanmaktan sandıkların başında silahla beklemeye, hayır diyenleri sandık görevlisi yapmamaktan mühürsüz oy kullanımını geçerli saymaya kadar yapılmış olan çok fazla hile vardır. Bu yönüyle mevcut referandum Türkiye’deki ilk çok partili seçim olan 1946 seçimine benzemektedir. Özellikle Kürdistan’ın birçok alanında silahlı polis güçleri tarafından sandıklara evet oyları doldurulmuştur. AGİT gözlemcilerinin seçim raporu söz konusu hileleri açıkça ortaya koymaktadır. Bu kadar hileli olan bir seçimde demokratik meşruiyetin bulunmayacağı ortadadır.

Üçüncü olarak, sonuç açıklandığı düzeyi ile de neredeyse başa baştır. Yani fifti fifti bir durum söz konusudur. Yapılan hileler göz önüne getirildiğinde, gerçekte hayırın kazanmış olduğu kanısı güçlü bir biçimde uyanmaktadır. Oysa yapılan bir anayasa değişikliğidir, yani gerçekte yeni bir anayasa yapılmaktadır. Bir toplumsal sözleşme olarak anayasa oylamasında nitelikli çoğunluğun aranması doğaldır. Oysa ki bütün baskı, terör ve hileye rağmen, söz konusu anayasa değişikliğine mevcut haliyle bile iki kişiden ancak biri evet demiştir. Yani diğeri de hayır demiş bulunmaktadır. İşte bu durum da öfke ve tartışmayı artırmakta ve yapılanın meşruiyetini ortadan kaldırmaktadır.

Şimdi gerçekler böyleyken, bir referandumun yapıldığı ve toplumun bir şeye karar verdiği nasıl söylenebilir? Bunun söylenemeyeceği ve referandum adına yapılanın demokratik meşruiyetinin bulunmadığı açıktır. Dolayısıyla bu referandumun meşru kabul edilmeyeceği ve sonucun toplum tarafından tanınmayacağı ortadadır. Nitekim söz konusu gerçekler açığa çıkar çıkmaz, başta İstanbul olmak üzere birçok kentte kitleler sokağa çıkmış ve bu sonucu tanımadığını haykırmıştır. Anında yeni sürecin sloganını da bulmuştur: Hayır Daha Bitmedi, Mücadeleye Devam! Kısaca Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin faşist tek kişi diktatörlüğüne karşı Demokratik Türkiye mücadelesinin kesintisiz bir biçimde ve yükselerek devam edeceği kesindir.

Türkiye’deki siyasi tablonun anlaşılması açısından mevcut referandumun ve ortaya çıkan sonucun başka ilginç ve anlamlı yanları da vardır. Örneğin, açıklanan sonuca göre bile Türkiye’de faşist blok çok ciddi bir oy kaybı yaşamıştır. 16 Nisan referandumunda blok oluşturan AKP, MHP, BBP ve Hüda-Par’ın bundan önceki seçimde aldığı oy toplamı yüzde atmışı bile aşmaktadır. Mevcut haliyle söz konusu faşist blok yüzde ondan fazla oy kaybı yaşamıştır. Yani Tayyip Erdoğan ve çevresinin göstermeye çalıştığı gibi Türkiye’de faşizmin kitle tabanı genişlememekte, tersine daralmaktadır. Dolayısıyla görünenin ve sanılanın aksine Türkiye’de faşizm güçlenmemiş, tersine ciddi bir biçimde zayıflamıştır.

Diğer yandan, Türkiye’nin nabzı sayılabilecek bütün merkezler Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli faşist diktatörlüğüne hayır demiştir. Örneğin İstanbul, Ankara, İzmir, Adana, Antalya, Hatay, Diyarbakır, Van gibi kentlerden hayır çıkmıştır. Marmara, Ege, Akdeniz ve Kürdistan AKP-MHP faşizmine hayır demiştir. Evet çıkan alan neredeyse kuşatılmış gibidir. Söz konusu tabloda kural dışı olan alan Karadeniz olmaktadır ki, orada da çok örgütlü bir faşist-milliyetçi çalışma vardır. Nitekim Hırant Dink’ten 9 Ocak 2013 Paris Katliamına kadar uzanan tüm faşist katliamları gerçekleştirenler bu yörede yetiştirilmektedir.

Başka bazı sonuçlar da şöyledir: Bütün katliamlara rağmen, Kürtler AKP-MHP faşizmine hayır demiştir. Kürdistan’ın gerilla mücadelesinin yoğunlaşan alanlarında faşizme daha çok hayır denmiştir. Kadınlar hayır kampanyasında daha çok öne çıkmıştır. Önemli bir diğer sonuç da, Türkiye’de kamplaşma oluyor söylemlerinin aksine, faşizme karşı farklı toplumsal kesimlerin ortak tutumlarının olduğu açığa çıkmıştır. Örneğin Kürtler ile Egeliler, İzmirliler ile Vanlılar, Edirne ile Hakkari aynı siyasi tercihi yapmıştır. Yani söylendiği gibi bir toplumsal kamplaşma yoktur; tersine farklı kesimlerin faşizme karşı ortak tutumu ile Tayyip Erdoğan ve Devlet Bahçeli’nin faşist çete örgütleme çabası vardır. Özellikle bu durumun çok iyi görülmesi gerekir.

Peki bundan sonra ne olacaktır? Çok açık ki, Tayyip Erdoğan, bazı faşist çevrelerin(MHP, BBP ve Hüda-Par) desteğiyle kendi bireysel faşist diktatörlüğünü kurumlaştırmaya çalışacaktır. Türkiye’de öyle sanıldığı gibi bilinen devlet yapısı kalmamıştır. Devletin var olan bütün kurumları ortadan kalkmıştır. Şimdi tıpkı Hitler gibi, Tayyip Erdoğan da kendine bağlı bir sistem örgütlemeye çalışacak ve Hitler’in SS ve SA birliklerine benzer faşist çeteleri daha çok örgütlemeye çalışacaktır. Bunu içerde yaptığı gibi, yurtdışında da yapacaktır. Tayyip Erdoğan-Devlet Bahçeli çizgisi Enver Paşa çizgisidir; bu çizgi içte katliam ve soykırım, dışta terör ve savaş yapar. İçte olduğu gibi özellikle yurtdışında da herkes bunu çok iyi bilmelidir. Faşist diktatörlük herkesin düşmanıdır. Çok açık ki Tayyip Erdoğan Yönetimi böyle bir diktatörlük haline gelmiştir.

Kabul etmeliyiz ki, Tayyip Erdoğan’ın bu duruma gelmesinde hepimizin sorumluluğu ve kusuru vardır. Biz PKK olarak bu gerçeği görüyor ve buna göre mücadele ediyoruz. Herkesin de kendi sorumluluğunu görmesi ve özeleştiri vererek duruşunu düzeltmesi gerekiyor. Eğer Tayyip Erdoğan’a yol açılmasaydı, mümkün müydü bu kadar güç toplasın! Türkiye’deki statükoculuğu kıracağız diye ve küçük çıkarlar uğruna herkes Tayyip Erdoğan’a ön açtı ve şimdi herkesin karşısına böyle bir canavar ve bela çıktı. O halde herkes sorumluluğunu görmeli ve bu faşist diktatörlüğe karşı tutum almalıdır. Yani hayır daha bitmedi, demokrasi mücadelesine devam diyerek zafere yürümelidir.

19 Nisan 2017

Duran Kalkan

PKK Yürütme Komitesi Üyesi 

Bir yürek yangını, bir hançer, bir Şengal delis

Elbette tarih herkesin hakkını verecek, hesap sorulacak olandan da hesabını soracak. Buna en çok...

Demokratik toplum örgütlülüğü görevimizdir

Demokratik toplum örgütlülüğü üzerinde çalışmayan, bunu geliştirmek için çaba harcamayan, buna katkı sunmayan her...

Köpekleri salmışlar ama taşları bağlayamazlar

Tarihin eski çağlarında, insanın eline bir taş almasıyla başladı büyük insanlık serüveni, bugün o taş ...

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]