19/09/2017

Kırk Haramiler Düzeni: Kapitalizm

‘’Bu yolda demokratik ulus inşacılığının ne zaman tamamlanacağı sorusu, gereksiz bir sorudur. İnsanlık durdukça tamamlanamayacak bir inşadır söz konusu olan.”

 

 

 

A.Haydar KAYTAN

Kapitalizm, feodalizm dediğimiz sistemin çözülüşünden sonra mı ortaya çıkıyor, daha öncesinden kapitalizmin nüveleri yok mudur? Önder Apo devlet ve iktidarın ortaya çıkmasından önce bile, toplumsal yarıklara yerleşmiş kapitalist unsurlardan söz ediyor. Hiyerarşinin gelişme koşullarında da kapitalist unsurlar vardır.

Kapitalizmi biz nasıl tanımlayabiliriz? Daha çok gaspa dayanıyor. Güçlü ve kurnaz adam tipolojisi, kapitalisti anlatıyor gibidir. Evcil düzen yakınlarında konumlanıyor ve gözünü daha çok evcil ana değerlere dikiyor. Onları gasp etmek ve onun pazarlamasını yapmak istiyor, onu satmak istiyor. Üretimin içinde değil, ama üretimle ve artı ürünle ilgilidir. Artı ürüne el koymaya çalışıyor. 40 haramiler bile bir bakıma ilkel kapitalist sayılabilir.

Bir de temel özelliği şudur, özel birikim yapıyorlar. Özel olarak biriktiriyorlar. Toplum buna karşı müthiş tedbirlidir, toplumdaki ahlaki değer sistemi, ahlakın canlılığı, toplumsallaşmanın gücü özel biriktirmeye hep büyük tehlike gözüyle bakıyor. Onun için her zaman özel biriktirilenlerin üzerine gidiyor, biriktirdiklerini dağıtmasını istiyor. Önderlik onu açıyor, “cömertlik kavramı zaten buradan doğuyor” diyor. Elde olanları dağıtmasıdır.

Bazı kavramlara yüklediğimiz anlamlar değişiyor. Dersim’de “xizan” demek, yoksul demek değildir. “Hanedan” var. Bir de “xizan” var. Parası çoktur yemez, ama xizandır. Hanedan elindekini dağıtan, kapısı her zaman herkese açık olandır. Yoksa şöyle soylu olanın kapısı kapalı, elindekini başkasıyla paylaşmayan, işte yemeyen değildir. Zaten birikimi bu tarzda dağıtmak çok önemli bir olaydır. Elindekini dağıtmak, bir başkasıyla paylaşmak, ama toplumsal baskının onda çok büyük bir rolü var ve olumlu hiyerarşi döneminde böyle şeyler var.

Değer Özel Değil Toplumsaldır

Şu nokta çok önemlidir, her türlü değer toplumsaldır. Değer özel olamaz. Bunu unutmamak gerekiyor. Her türlü değer, istisnasız toplumsaldır. Peki, nasıl özel biriktirilebilir? Toplum bu çelişkiyi fark etmiyor. Eğer değer toplumsalsa sahibi de toplum olmalıdır, bireysel olamaz, bireysel biriktiremez. O tarzdaki bir çelişki döner topluma karşı kullanılır. Kapitalizme gelinceye kadar, toplumda ahlak güçlüdür. Çok iyi bilmek gerekir ki toplumu esasta yöneten zor değildir. Toplumu bir arada tutan aslında ahlaki ölçülerdir. Kapitalizme gelinceye kadarki durum budur. Ahlak ise toplumsallığın örgüsü olduğundan, toplumun vicdanı asla özel biriktirmeyi kabul etmiyor. Devletler bile bazen bu özel biriktirenlere karşı tavır alıyor. Onların elindeki malları alıp müsadere ediyorlar, bu bile o ahlaki ilkenin bozulmuş halidir. Devletler bile bir başkasını mülksüzleştirmeyi esas alıyor, onun elindeki değerleri elinden almayı öngörüyorlar.

Onun için kapitalist, Ortadoğu’da çok fazla gelişme imkânı bulamıyor. Bunun nedeni sermayenin olmaması değildir. Avrupa’da ne sermaye olmuş ki? İnsanlık tarihinde büyük zenginlerden bahsedilir. Binbir Gece Masallarının geçtiği yer Ortadoğu’dur. Bağdat’tır veya başka bir yerdir, ama Ortadoğu’dur. “Karun kadar zengin” sözü vardır. Karun Ortadoğuludur. Süleyman peygamberin bile muazzam zenginliğinden bahsedilir. Altın ve gümüş, zenginlik ölçüleri olarak değerlendirilir ve o zenginlikler buradadır. Para ve sermaye var fakat yine de kapitalist birikim biçiminde bir birikim söz konusu değildir. Toplum onu reddediyor. “O hep yarıklarda gizli kalıyor, gün ışığına çıkmıyor.” Avrupa’da nasıl açığa çıktığını belirtiyor Önderlik. Belki bunlar ders olarak da okunabilir. Dünya çapındaki gelişmeler bunda etkili rol oynuyor. Moğol saldırısı önemli bir unsur oluyor ya da sonrasında Osmanlı yayılmasına karşı savunma bunda önemli oluyor. Tüm bunlar kapitalizmin, ulus devletin bir seçenek olarak öne çıkmasını sağlıyor. Bir sürü siyasal etken rol oynuyor. Siyasal tercihler bunda da etken olarak ortaya çıkıyor. İngiltere ve Hollanda’da gelişmesinin nedenleri var. Önderlik onları belirtiyor. Kapitalizm ilk defa, Batı Avrupa’da egemen sistem durumuna geçiyor.

Kapitalizmle toplum birbiriyle bağdaşmaz. Önderliğin Marks’ta en çok karşı çıktığı şey nedir?  Ekonomi olmayan şeye ekonomik özellik atfetmek, onu bilim konusu yapmak ve kapitalizmin ekonomi politiğinden bahsetmek. Bu aslında belki de sosyalizm adına kapitalizme yapılmış en büyük hizmettir. Aslında kapitalizmin meşrulaştırıcıları karşı çıkma adı altında da olsa, en fazla sosyalistlerdir, işin gerçeği böyledir.

Önderlik “kapitalizm ekonomi değildir, iktidardır. Şahsımda iyi bir anti-kapitalist yargılanıyor ve yargılıyor” diyor. Aslında kapitalizmi yargılayan benim diyor. Kapitalizmi değerlendirirken, özellikle içinde bulunduğumuz bugünün dünyasından söz ederken şunu söylüyor, “Kutsal kitaplarda Deccal geliyor denen dönemleri çağrıştıran, dönemlerden geçiyoruz.” Deccal nedir? Kıyamet öncesi geliyor, kötülük yapıyor. Kıyameti hızlandırmak için kötülük yapıyor. Kapitalizm de böyle bir şeydir. Bir kötülük rejimidir. “Kapitalizm bir uygarlık bile değildir. Uygarlığın bir hastalığı olarak değerlendirilebilir. Böyle değerlendirmek daha doğrudur. Kapitalizmi bir hastalık olarak ele almak ve ona karşı mücadelede de bir doktor gibi davranmak, bir hastayı sağlığına kavuşturur misali bir yaklaşımla, iyileştirme çabalarına girişmek gerekir. Böyle bir yaklaşım bize daha fazla sonuç aldırır” diyor.

Batı uygarlığı dediğimiz uygarlık, özü itibariyle kapitalist uygarlık oluyor. Çünkü zaten uygarlığın oraya kaymasıyla birlikte, hegemonik iktidar kayması yaşanıyor. Bu sefer hegemonik güç İngiltere oluyor. Daha sonra 2. Dünya Savaşıyla birlikte yerini ABD’ye bırakıyor. Sorun şuradadır: Daha önceki uygarlıklar hep Ortadoğu’da doğuyorlar. Feodal uygarlık dediğimiz, yine köleci uygarlık, bunların hepsi Ortadoğu merkezlidir. 15. Yüzyıldan sonra kayma başlıyor. Önderliğin şu sözünü önemsemek gerek, “Doğuyu Batıya karşı savunmak. Ortadoğu uygarlığını, Avrupa uygarlığına karşı savunmak” bunlar önemlidir. O yüzden Avrupa uygarlığı dediğimiz şey, aslında uygarlığın hastalığıdır. Fakat Avrupa’yı, Avrupa insanını da küçümsememek lazım. Önderliğin Avrupalılara en çok hayranlık duyduğu yan, onların bilimsel anlamdaki gelişmeleridir. Ama kişilik olarak Avrupalıları öyle güçlü gördüğü söylenemez. Önderliği, her şeye rağmen bu kök toplumun, daha doğrusu buradaki insanlığın, Ortadoğu’daki insanlığın ve uygarlığın beşiği olan kök toplumun temsilcisi, sözcüsü olarak değerlendirmek bizi gerçekliğe daha fazla yaklaştırır.

Eskiden biz uygarlıkları incelerken aralarında keskin sınırlar çiziyorduk. Önderlik, “köleci uygarlık, feodal uygarlık, sonra kapitalist uygarlık tarzındaki bölünmelerin gerçeği çok iyi ifade etmediğini, aslında uygarlığın özü itibariyle bir olduğunu…” ifade ediyor. Hiyerarşinin arkasından devlet doğuyor. Uygarlığın doğuşudur. Kölecilikle birlikte gelişmesi, feodalizmle birlikte olgunlaşması var. Feodal uygarlık dediğimiz dönem aslında uygarlığın zirvesini yaşadığı bir dönemdir, orada zirveleşiyor. Her zirvenin arkası krizdir, çöküştür, çözülüştür ve Avrupa kapitalizmi bu çözülüşe denk geliyor. Ama “Sümer Rahip Devletinden Demokratik Uygarlığa” adlı savunmada yaklaşım böyle değildir. Şu vardır: Her uygarlık kendi içerisinde bir bütün olarak, oluşum, doğuş, gelişim, olgunlaşma ve çözülüşü yaşadıktan sonra diğerine geçiyor. Aynı şeyler orada da tekrarlanıyor.

Uygarlık bir nehir akışı, bir bütündür. Ama çok dikkatli olmak koşuluyla böylesi bir ayrıma da gidilebilir. Feodalizm denilebilir, kölecilik denilebilir, arkaik klasik kölecilikten söz edilebilir, ama aslolan uygarlığın bir bütün olduğu ve zirvesini feodalizmle yaşadığıdır. 15. Yüzyıldan -esas itibariyle 12. Yüzyıldan- sonra da durgunlaşmaya, ondan sonra çözülüşe giriyor. Zaten kapitalizmin içinde geliştiği koşullar, aynı zamanda kaos koşullarıdır. Ondan sonrasında bu seçenekler içerisinde diğeri hazır olmadığı için de, kapitalizm esas seçenek durumuna geliyor, böyle değerlendiriyor Önderlik.

Eski algımızda şu vardı. İlk doğuş döneminde ilericilik var. Şöyle diyorduk “köleci dönemin bile başlangıçta ilerici yanları var.” Sonra gelişince, bu sefer içten gelişen çelişkilerin de etkisiyle gericileşiyor. Sonra gelişmenin önünde engel durumuna geliyor ve aşılmak zorunda kalıyor. Feodalizmde de böyledir. Hatta kapitalizmin başlangıç döneminde, kapitalizm ilericidir diyorduk. Marks Komünist Manifestoda kapitalizmi böyle yansıtır. “İlk dönemlerinde kapitalizm ilerici rol oynar” der. Hatta burjuvaziye o denli övgüler dizer ki şaşırırsınız. Hatta Komünist Manifestoyu okuyan insan Marks’ın o imgelerle kapitalizmi anlatmasına hayran kalabilir. Kapitalizmin yarattığı tahribatlar ancak bu kadar dile getirilebilir, ama bunlara rağmen onların ilerici sayılmasına akıl erdirilemez.

Marks “Kapitalizm katı olan her şeyi eritti, kapitalizmle birlikte katı olan her şey eridi, buharlaşıp havaya karıştı” der. Katı olan değerler sistemidir. Der ki, “Semavi olan her şey yere düştü ve maddileşti. Kutsal olan her şey anlamını yitirdi. Kutsallığın etrafındaki hale kayboldu. Kapitalizm bütün bunları yaptı, insanlar arasındaki ilişkiyi basit çıkar ilişkisine düşürdü. Erdem, soyluluk, bunlar anlamsızlaştı” der. Bunlara baktığımız zaman tabii ki maneviyat ve ifade edilen şey önemli ki, Marks bunları da şöyle tanımlar. “Veriyorsun, ama satamıyorsun. Alıyorsun, ama satın alamıyorsun. Sevgini verebilirsin, ama sevgi satılamaz. Sevgi edinebilirsin, ama sevgiyi satın alamazsın. Erdem böyledir, şeref böyledir, onur böyledir. İşte burjuvazi bu tür şeyleri bırakmıyor” diyor. Bu noktada kapitalizme ilişkin tanımları son derece doğru, ama öte yandan bir de şunu söylüyor. “Bu kadar keşif ve icadı, böylesine kısa bir süre içerisinde tarihin herhangi döneminde yapan başka bir sınıf var mı?” Yapılan keşif ve icatların hepsini bile burjuvaziye, burjuva sınıfına mal ediliyor. Bunlar hepsi Komünist Manifestoda var.

Böyle sistemin insanda yarattığı algılar vardır. “Eskiden” söz ettiğinizde ilk aklınıza gelen şey nedir? Bu soru sorulabilir. Eski deyince ne anlıyorsun, sende çağrışım yapan ilk şey nedir? İşe yaramaz, bir kenara atılması gereken bir şey, yırtılmış, aşınmış, olumsuz, eski. Aslında yaratılan algı çoğunlukla budur. Kapitalist sistemde eskiyle yaratılan algı budur. Dolayısıyla bir kenara atılması gerekir. Önemli olan yeni olmaktır. Sistem öyle bir şey yapıyor ki, günlük bir şeye yeni bir özellik katarak yeni bir versiyon yaratıyor. Diğeri eski oluyor, onu bir tarafa atıyor. Bu özellikle Türkiye için geçerlidir. Sözgelimi telefon hiçbir Avrupa ülkesinde Türkiye’deki kadar yoktur. Cep telefonu en fazla Türkiye’de kullanılıyor. Her birinin üç-dört tane telefonu var. Bu yeni olana rağbettir. Peki, eski nedir? Bu da önemlidir. Eski olan geçmiş olandır. Eski olan biraz da geçmişle bağlantılı olan bir şeydir. Eski olan, belli bir geçmişi olan anlamına gelir. Peki, geçmiş için aynı şeyleri söyleyebilmek mümkün mü? Geçmiş nedir?Geçmiş ne kadar geçmiştir? Bu bile sorulabilir. Geçmiş dediğiniz şey ne kadar geçmiştir? “Geçmiştir” diyorsunuz. O zaman eski olmadan yeni olabilir mi? Eskiyle yeni arasında bir kopukluk mu var? Biri diğerinin reddi midir? Kutuplaşma böyle ortaya çıkmıyor mu? “Kutuplaşma” kavramının kendisi büyük önem taşıyor.

Kutuplaşmada eskiyle yeni uzlaşmaz. Karşıtlıklar biçimindedir. Kutuplaşma, aslında çelişkileri uzlaşmaz boyutlara taşımadır. Siyah-beyaz, veya eski-yeni, böyle bazı temel şeyler var. Bunlar biri diğerini inkâr eden karşıtlık konumuna geçiyor. Bu tarzdaki bir diyalektik algısını mutlak süratle aşmak gerekir. Oysa uçlar arasında hep besleyici yan var. Aslında gelişme itim-çekim, doğru-yanlış, işte madde-enerji bunların karşılıklı mücadelelerinin sonucu olarak ortaya çıkıyor, gelişme böyle yaşanıyor. Üst düzeyde yeni bir sentez ortaya çıkıyor. Tez, antitez konumu yeni bir senteze ikisiyle birlikte taşınıyor. Ama ikisinin üstünde, onların toplamından daha fazla olan yeni bir şeyin doğumuna, oluşumuna götürüyor. Paradigma değişimi boyutuyla da ele alınabilir. “Önceki, bizim söylemlerimizin hepsi anlamsızdı. Bizim bütün anlam arayışlarımız sakattı. Biz anlamla ancak yeni paradigma temelinde buluştuk!” biçimindeki anlayış doğru değildir. Biz geçmişte çok fazla paradigmadan söz etmiyorduk. Kuşkusuz bir bakış açısı var, ama paradigma kavramı yeni toplumsal inşa görevinin önümüze konduğu, karşımıza çıktığı andan itibaren gündemimize girdi. “Demokratik Ekolojik, Kadın Özgürlükçü Toplum Paradigması” diyoruz. Sonuçta aslında örgütlemek istediğimiz bir toplumun özelliklerini, bu tarzda ortaya koyuyoruz.

Bu tarzda özetlemek, bu tarzda somutlaştırmak yeni, ama bu sıfırdan ortaya çıkmış bir şey değildir. Öncesini yadsıyan, ortadan kaldıran bir şey değildir. Temel noktalarda özeleştiri verdik ve eskide yanlış olanları attık. Dolayısıyla onların yerine Önderlik doğru olanı koydu ve o tarzda da bize sundu. En temelde sorguladığımız şey neydi? Devleti ve iktidarı sorguladık. Devlet ve iktidarın yerine neyi koyduk? Demokrasiyi koyduk, konfederal demokratik örgütlülüğü koyduk. Devlet ve iktidarın özgür yaşamı inşanın araçları olamayacağını, aslında devletin demokrasinin inkârı anlamına geldiğini, özgürlükle devletin ve iktidarın bağdaştırılamayacağını fark ettik. Bu açıdan iktidar ve devletin dışına çıkmanın aslında özgürlük olduğunu fark ettik. O yüzden devleti ve iktidarı, amaçlarımıza ulaşmada bir araç olarak kullanma yaklaşımını bir kenara bıraktık. En ciddi özeleştiriyi o noktada verdik.

Eski paradigma dediğimiz eski düşünce sistematiğimizde, anlayışımızda, bakış açımızda savaş önemliydi. Amaçlarımıza ulaşmak için savaşmak durumundaydık. Zor önemliydi. Biz de Engels’in zor anlayışını olduğu gibi benimsiyorduk. “Zor yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir. İster sakat doğursun, ister doğru, yeter ki doğursun”, yaklaşım böyleydi. Bu ürkütücüdür. Önderlik, “meşru savunma varlıktan gelen bir özellik. Var oluştan kaynaklanan, var oluşun ayrılmaz bir unsuru” dedi. Evrende var olan her varlık bir meşru savunma duruşu, konumu içindedir. Bunu her canlıda bulabilirsiniz.

Canlı olmak demek savunma duruşuna sahip olmak demektir. Çünkü üç temel özelliğin varlıktan ayrılamayacağını, canlılığın temel özellikleri olduğunu söyledik. Bir; kendini koruma, savunma. İki; soyunu sürdürme. Üç; beslenme, ekonomik sorunlarını çözmedir. Meşru savunma da tıpkı beslenme sorunu gibi bir şeydir. Bir varlık nasıl beslenmesiz olmazsa, yaşamını devam ettiremezse, evrensel sonsuzluğa katılamazsa, kendini savunamadan da katılamaz. Onun için savunma refleksi her canlı varlıkta var. Ama bu insanda çok daha belirgin, sistematik ve bilinçlidir.

Dikkat edin Önderlik aktif-pasif meşru savunmanın bile yanlış olduğunu söyledi. “Sizin uydurmanızdır, böyle bir şey olmaz. Ne aktif-pasifi. Meşru savunma, meşru savunmadır. Her zaman aktiflik halindedir, her zaman duyarlıdır, anında gerekli olan neyse yapar” dedi. Yaklaşımı budur. Meşru savunma daha çok duygusal zekâyla bağlantılı ve anında tepki verir. Duygusal zekâyla da bağlantılandırmak lazım ve yaşatan esas itibariyle odur. Meşru savunma duruşu da, o zekâdan kaynaklanıyor. O zekâ da anlık tepkilerle karşılık veriyor ve varlığı yaşatıyor.

Özeleştiri verdiğimiz başka hususlar nelerdir? Özü itibariyle aslında yoktur. Kuantumik düşünce yeni gelişiyor. Marks’a ‘sen neden kuantumik düşünmedin’ diyemezsin. Çünkü Marks döneminde ne kuantum, ne de Sümerler biliniyordu. Marks döneminde ilkel toplumu inceleyen şeyler var. Morgan’ın “Eski Toplum” diye bir kitabı var. Herhalde Avusturalya’da, Amerika’da yerliler içinde dolaşıyorlar, orada yerli topluluklar halklar var. Bu komünal yaşam düzeninde yaşayan topluluklardır. Devletsiz, sınıfsız, eşitlikçi toplumdurlar. “İlkel komünal toplum” kavramı bile oranın içinden çıkıyor. Özellikle de Engels, o esere dört elle sarılıyor.

Yeni bir bilgi, onlar için muazzam bir bilgi oluyor ve anında onu kendi eserlerine yansıtabiliyorlar. Engels “Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni” eserini yazıyor. Bu kitap okumaya değer bir kitaptır. Üçü de birbirine bağlıdır. Aile, devlet ve özel mülkiyet, bunlar üçü aynı kaynaktan çıkıyorlar. Tarihsel toplumu anlamaya çalışıyorlar. Fakat o zamanın bilgi kapasiteleri yetmiyor. Bir de şu nokta büyük önem taşıyor. Önderlikte en önemli şeylerden biri, hakikatin bütünlüğünü esas alıyor. Wallerstein ne yapıyor? İşte 500 yıllık bir kapitalizm tarihini inceliyor. Önderliğin değişiyle muazzam bir resmini çekiyor. Anlamlı olabilir, ama öncesi yoktur. Öncesini ortaya koymadan, kapitalizmi anlamak mümkün değildir. Zaten Marks’a yönelik eleştirisi de odur.

Marks tarihsel toplumun bütünlüğünü göz önünde bulundurmadan, kapitalizmden yola çıkarak yeni bir toplumsal inşa projesini insanlığın önüne koyuyor. Oysa Önderlik açısından esas olan toplumun zaman ve mekânla kayıtlı bütünlüğüdür. O bütünlükten koparılarak toplum anlaşılamaz. O nedenle sıkça hep vurgu yapar. Bütünlüğü her zaman göz önünde bulundurmak gerekir. Sorunları bile bölerken, dikkatli böleceksin. Çünkü sorunlar da bir bütündür, aynı sistemden kaynaklanıyorlar. Onlar da kendi içlerinde bir bütünlük oluşturuyor.

İnsan dönemleri anlayabiliyor. Zamanın ruhu denilen şey var. 1100’lerde, 1200’lerde, 1300’lerde Avrupa’da olmak nasıl bir şey? O zaman insan nasıl düşünürdü, koşulları nelerdi? Marks döneminin koşulları nasıl, neler? Lenin dönemi çok çok daha farklıdır. Bugünün dünyası ile 70’lerin dünyası arasında dağlar kadar fark var. Birçok alanda fark var. Belki bu farklar çok niteliksel farklılıklar değil, ama nicelik olarak muazzam farklılıklar var. Ben televizyonu Ankara’da gördüm, Kürdistan’da televizyon yoktu. Siyasal Bilgiler Fakültesine gittiğimde, televizyonu ilk defa gördüm. Bugün ise kültür neyle yayılıyor? Kapitalizm neyle saldırıyor? Televizyonla bunu yapıyor. Televizyon kanalları vasıtasıyla tüm toplumu saldırı altında tutuyor. Bunun yarattığı sonuçlar var. Bütün bunları hesaba katmadan sadece “bugünkü toplum kötü, eskisi iyi” diyemezsin. Kapitalizm araçları bu tarzda kullanıyor. O zaman toplumu nasıl savunacaksın? Yol ve yöntem bulmak, araçlar üzerinde yoğunlaşmak, amaç kadar araçlara da önem vermek çok büyük önem taşıyor.

Şu anda bizim önümüze konulan temel görev demokratik ulusu inşa etmektir. Kürdistan’da topluluk inşasıyla işe başlayıp demokratik konfederal bir sistem kurmaktır. Sadece Kürdistan’la sınırlı kalmayarak bunu tüm bölgeye yaymaktır. Çözümü Suriye çapında aramak, çözümü Kuzey Kürdistan çapında aramak, hatta giderek çözümü tüm Ortadoğu çapında aramak, yaklaşımız budur.

Önderlik “Benim size verdiğim şeyler var. Kürdistan’da demokratik ulus inşacılığı hem kuramda, hem de pratik açıdan üzerinde yoğunlaşmayı ve dönüşüm geçirmeyi gerektiren, Kürt varlığı ve özgür yaşamanın yeni tarihsel ve toplumsal ifadesidir. Kürt varlığının yeni tarihsel ve toplumsal ifadesi demokratik ulus inşasıdır. Kendini gerçek aşk derecesinde adamayı gerekli kılan bir hakikati ifade etmektedir. Herkesin kendine göre yorumladığı yerde, sahte aşk vardır. Herkes kendine göre anlıyorsa, orada aşk yoktur. Aşkın dili birdir, ortaktır. Bu yolda hiçbir sahte aşka yer olmadığı gibi, sahte yolcusuna da yer yoktur. İnsanlık tarihinde olumlu anlamda gerekli olan ne varsa, süzülmüş bal kıvamında bu yolun yolcusuna sunulmuştur. Bu inşayı gerçekleştirebilmek için düşünsel, örgütsel olarak, bilgi bilinç bağlamında gerekli olan ne varsa, insanlık tarihinde ben onu topladım, sentezledim, süzdüm ve bal kıvamında senin önüne koydum’’ demektedir.

Önderlik devamla ‘’Bu yolda demokratik ulus inşacılığının ne zaman tamamlanacağı sorusu, gereksiz bir sorudur. İnsanlık durdukça tamamlanamayacak bir inşadır söz konusu olan. Evrende kendini her an yaratan var oluşlar kadar, insanın kendi kendisini özgür bilinçte her an yaratan bir varlık olması gibi, demokratik ulus inşacılığı da kendini her an yaratma özgürlüğüne sahiptir. Toplumsallık açısından ne bundan daha iddialı bir ütopya, ne de gerçeklik söz konusu olabilir” diyor. Daha önemli bir şey söylüyor, “…bunun gerçekleştirilmesi için bireyin önünde, kendisinden başka ciddi bir engel de yoktur. Bütün bu amaçları, önünüze koyduğum bu görevleri gerçekleştirmek için, sizden kaynaklananlar dışında ciddi bir engel de yoktur. Sizin için gerekli olan şey nedir? Yeter ki sizde biraz toplumsal namus olsun, biraz da aşk vuku bulsun.”

Toplumsal namus eksiktir. Böyle bakmanız lazım. “Toplumsal namus” kavramı bu açıdan önemlidir. Kürdistan’da şudur, Kürtler namusu gasp edilmiş bir halktır, örgütlülüğü yoktur. Sen bunu sineye çekiyorsan, normal sayıyorsan o zaman bu duygu zayıftır. Nedir toplumsal namus? Bunu sorgulamak zorundayız. Bunları anlamadan Önderliği anlayamayız. İnsan yanlış yapabilir, bunu düzeltebilir. Ancak yanlış yapmak hiçbir şey yapmamaktan daha iyidir. Peygamber bir yerden geçiyormuş, bakmış adamın biri duvarın önünde ellerini birbirine bağlamış, öylece oturuyor. Peygamber selam vermeden geçip gitmiş. Gittiği yerden geriye gelirken bakıyor aynı adam hala orada oturuyor, ama eline bir çöp almış toprağı eşeliyor, Peygamber selam vermiş. Adam “ilkinde selam vermedin, neden şimdi veriyorsun?” Peygamber, “ilkinde tembel tembel oturuyordun. İkincisinde ise, hiç olmazsa elindeki küçük ağaç parçasıyla toprağı karıştırıyorsun” demiş.

Pratikleşme önemlidir. Bunun için öncelikle Önderliği kavramak gerekir. Ben sonunda şu noktaya vardım, Önderlik kadar sade insan yoktur, Önderlik en sade insandır. Böyle karmaşık olan, daha doğrusu anlaşılmaz olan bizleriz. Bunun nedeni nedir? Parçalanmış olan karmaşıktır, anlaşılmaz olan parçalanmışlık durumudur. Bütün olan daha sadedir. Bunun yolu sade olmaktan geçiyor. Fazla olan her şeyi atmak, edindiği yabancı olan ne varsa ondan kurtulmak, ondan soyunmak, atmak, kaçmak bunlar önemlidir. Yoksa biz sıfırdan bir toplum yaratmıyoruz ki.  “Politik ve ahlaki toplum” diyorsun, sıfırdan bir toplum inşa etmiyorsun, zaten bir toplum vardır. Toplum ortadan kalkmaz. Marjinal olabilir, sınırlara itilebilir, değerleri aşınabilir ama kalır. Sen verili toplumdan yola çıkacaksın, o toplumu değiştireceksin, dönüştüreceksin, o toplumu kendi özüyle, gerçekliğiyle yeniden buluşturacaksın.

Kültürel Soykırım

İnsan zaten krizli bir kişiliktir. Devrimci kişilik, her zaman krizli kişiliktir. Yeniden doğuş için o kriz aralığı gerekiyor. Kaos aralığı lazım ki...

Demokratik Ulus

Devlet ne kadar temiz bir araçtır? İktidar ne kadar temiz bir araçtır? Bu araçlarla en soylu amaçlar gerçekleştirilebilir mi? Önderlik açısından bu ciddi bir yargılama konusu ve temel...

Eğitim, Yaşamı Öğrenme ve İş Yapmaya Hazır Hale Gelme İşidir

Önderlik gerçeği bir eğitim gerçeğidir. Parti tarihimiz bir eğitim mücadelesi çalışması tarihidir. Aslında bir boyutuyla parti tarihi ...

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]