19/09/2017

Demokratik Ulus

Devlet ne kadar temiz bir araçtır? İktidar ne kadar temiz bir araçtır? Bu araçlarla en soylu amaçlar gerçekleştirilebilir mi? Önderlik açısından bu ciddi bir yargılama konusu ve temel...

 

 

 

A.Haydar KAYTAN

Geçmişte ulus denince belli algılarımız vardı. Kendimiz ulusal sorunla ilgili olduğumuz ve Kürt sorununu bir ulusal sorun olarak ele aldığımız için, öncelikle üzerinde yoğunlaştığımız konu, ulus nedir konusuydu. Ulusal sorun nedir? Ne zaman ortaya çıktı? Ulusal kurtuluş nedir? Toplumsal kurtuluş nedir? Bunun sosyal kurtuluş mücadeleleriyle bağı nedir?  Bunlar üzerinde yoğunlaşmalar oluyordu.

Lenin’de ve daha çok Stalin’de formülasyon biçiminde belirginleşen bir ulus tanımı vardı. Ulusu, “belli bir çağın toplumsal kategorisi” olarak değerlendiriyorlardı. Her dönemde var olan bir olgu değil, kapitalizmin gelişimiyle birlikte ortaya çıkan temel bir toplumsal kategoriydi. O zaman onların tanımı böyleydi, kapitalizm çağının temel toplumsal kategorisiydi. Ama ulusu meydana getiren belli etmenler vardı. Bunlar toprak birliği, dil birliği, ruhsal şekillenme birliği tarzında kendisini ortaya koyan kültür birliği ve buna ek ve belirleyici unsur olarak pazar birliği. Bunlar ulusu meydana getiren temel etmenler durumundaydı.

O zaman uluslar daha çok kapitalizm çağıyla bağlantılı olarak ele alındığı için, kapitalizmin ilk geliştiği mekânlar, uluslaşmanın da ilk geliştiği mekânlar oluyordu. O nedenle Avrupa, kapitalizmin ilk geliştiği zemin ve dolayısıyla da ilk ulus devletlerin kurulduğu, ulusal şekillenmenin ilk ortaya çıktığı mekân durumundaydı. Fransız Devrimi bir tür ulusal devrim olarak da değerlendirilebiliyordu. Fransızları uluslaştıran bir devrimdi. Ama Batı Avrupa’da genelde homojen uluslar yaşıyordu.

Bir Fransa’nın içerisinde başka etnik topluluklardan fazla topluluk yoktu, bir Hollanda için benzer şey, Almanya için de öyle. Dolayısıyla Batı Avrupa’da kapitalizmin gelişmesi, ulusun en temel etmenlerinden biri olarak eksik kalan bir unsuru çözüme götürüyordu. Pazar birliğini yaratmak zorundaydı. Oysa kapitalizmin öncesinde pazar birliği yoktur. Feodal çitler, gümrük duvarları, feodal beylikler vardır. Ülke feodal beyliklere bölünmüş durumdadır. Ülkeye bir yerden bir mal giriyor. Bir beyliğin sınırlarına girince, oradan vergi alınıyor. Bir başka beyliğin sınırlarına girince, orada yeni bir vergi alınıyor. Böyle bir başka zemine ulaşıncaya kadar fiyatı ateş pahası oluyor. Bu feodal çitlerin ortadan kaldırılması ve tek bir ulusal pazarın yaratılması kapitalizm için en temel sorun durumundaydı. Bu açıdan şunu hep söylerdik: “Pazar, burjuvazinin milliyetçiliği öğrendiği okuldur. Pazar, milliyetçiliği şekillendiren okul, milliyetçi düşünceyi açığa çıkaran okuldur.” Pazarın önemli bir payı vardır. Burjuvazi ortak bir pazara sahip olmak ister ve böylesine bir hedefi var.

Batılı anlamında ilk ulusal devletlerin kurulduğu, ulusal hareketlerin geliştiği ülkeler, Batı Avrupa ülkeleridir. 1870’lerde Bismarck tarafından Alman birliği kuruluyor. Ondan öncesinde İtalyan birliği var. İngiliz birliği kuruluyor. Fransa, Hollanda ulus devleti kuruluyor. Doğu Avrupa’da ise, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu var. Yine iktidarı elinde bulunduran hâkim etnik topluluklar var. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu içerisinde hâkim olan Habsburg sülalesi var. Bunlar Almandır. Kapitalizm burada ilk önce egemen kesim içerisinde gelişiyor. Böyle olunca, hâkim milliyet aynı hâkim ulus durumuna dönüşüyor. Altta diğerleri ezilen ulus konumunda kalıyorlar ve dolayısıyla ulusal hareketler burada daha çok bu İmparatorluktan kopmayı amaçlayan hareketlere dönüşüyor. Her bir burjuvazi kendi pazarına sahip çıkmak istiyor. Bu yüzden de ulusal hareketlere genellikle burjuvazinin öncülük ettiği söyleniyor ki, aslında çok fazla gerçekçi değil, soyuttur. Önderlik daha sonra da çok net olarak ifade etti. Öyle burjuvazinin içinde yer aldığı çok ciddi bir devrim yoktur. İlgisini çekiyor, şu veya bu şekilde etkilemeye çalışıyor, bir biçimde katılım sağlıyor, ama devrimleri kendisi ortaya çıkarmıyor. Öyle bir devrim programı yoktur. Bütün bunlar aslında aydınlanmanın da etkisiyle gelişen halk hareketleridir. Bağımsızlığını kazanma biçiminde hareketler oluyor.

Balkanlarda gelişen hareketler var. Batı kapitalizminin Ortadoğu’da geliştiği döneme tekabül ediyor. 1820’ler-30’lar ki, Osmanlı sınırları içerisinde ilk ulusal hareket, Yunanlıların hareketi oluyor, ilk kopan Yunanistan oluyor. Sanıyorum 1830 süreçleridir. Ondan sonra Balkanlarda gelişen diğer hareketler ortaya çıkıyor ve tabii arkasında kesinlikle bu İmparatorluğu küçültmek isteyen İngiltere vardır. Osmanlı İmparatorluğu bir yanıyla Batı tarafından ayakta tutuluyor ama diğer taraftan yine Batı tarafından çözdürülmek isteniyor. Böylelikle ulusal hareketler dönemi doğuyor.

Ulusal sorun aslında burjuvazinin pazar sorunudur. Burjuva sınıfının kendi pazarına sahip çıkması sorunudur. Her şey bu değildir, ama özü budur. O kendi pazarına sahip olmak ister. Burjuva için “yurtseverlikleri pazarla, çıkarla bağlantılı” diyorduk. Bir halkın sahip olduğu yurtseverlik duygusuna benzer duyguları yok, ama belli bir döneme kadar hem Lenin’in, hem de Stalin’in deyimiyle “yurtseverlik bayrağını burjuvazi elinde tutuyordu.” Ama kapitalizmin emperyalist aşamaya geçişi ve tekeller döneminin hâkim oluşuyla birlikte burjuvazi geminin rotasındaki yurtseverlik bayrağını düşürüyor. Bundan sonra bu bayrak proletaryanın veya ezilen sınıfın, emekçi sınıflarının eline geçiyor. Ulusal sorun artık burjuvazinin sorunu olmaktan çıkıyor. Ekim Devrimi zaten yeni bir çağ başlatıyor. Ulusal hareketleri sosyalist hareketlere bağlıyor. Ezilen Doğu ile Sosyalist Batı arasında köprü kurma, ikisi arasında bağ kurma işlevi görüyor. Ondan sonra ulusal kurtuluş hareketleri sosyalist hareketlerin önemli bir müttefiki oldu.

Üç temel hareket vardı: “Sosyal Demokrasi, Ulusal Kurtuluş hareketleri ve Sosyalist Hareketler.” Birincisi, sorunu devlet sahibi olmak, iktidara konmakla bağlantılandırma anlamında ulusal sorunu bu çerçevede ele alma yaklaşımının yanlışlığının ortaya çıkmasıdır. Sonuçta önemli birinci koşul devlet sahibi olmaktı. Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı demek, her ulusun kendi devletine sahip olması demekti. Bu hakkı kullanabilirsin, hatta biz onu boşanma hakkıyla da bağlantılandırıyorduk. Evlenen çiftlerin boşanma hakkının olması, anlaşamazlarsa o hakkı kullanabilirler. Eğer zor, baskı ve zorbalık varsa işin içinde, bu hakkı kullanmak gerekebilir. Aslında “ulusların kaderlerini tahin hakkı” kavramını ilk dillendiren Amerikan Devlet Başkanı Wilson’dur. Lenin ezilenler adına buna sahip çıkıyor.

PKK’nin ortaya çıktığı 1970’lerde hala sömürgeler vardı. Afrika kıtasında bir sürü sömürge vardı o zaman, savaşın sürdüğü ülkeler vardı. Mozambik, Angola, Misao, Eritre gibi ülkelerde ulusal kurtuluş hareketleri vardı ve henüz sonuç almamışlardı. Bunlar genellikle sosyalist önderlikliydi. Liderlerinin kitapları vardı. Bugün bile o kitaplar okunabilir. Özelikle Cabral’nın kitapları çok güzeldir. Misao’daki ulusal kurtuluş hareketlerinin öncüsüdür. Sömürge kişiliğini çözümlemek açısından Amil Cabral,  Mozambik’te Euduardo Monduane, Angola’da Augustinio Neto. Bunlar o hareketlere öncülük eden liderler konumundaydılar. O günün dünyasında düşünsel olarak sosyalizme bağlılık var. Vietnam var. Ben 1971’de üniversiteye girdim, Vietnam’daki savaş nihai olarak 1974’te bitti. 1974’te Amerika’yla anlaşma yapıldı ve Amerika tümden çekildi. Kuzey ve Güney Vietnam birleşti ve Vietnam bağımsızlığına kavuştu. Kamboçya ve Laos’ta da ulusal kurtuluş mücadeleleri vardı. Amerika’nın işgaline karşı daha çok mücadele söz konusuydu. Bunlar bizi etkiliyordu.

Ama bizim yorumumuz şuydu: “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, kendi bağımsız devletini kurmaktı ki, sonuçta bir de ülke ve ulus olarak parçalanmışsınız. Hedefiniz “Bağımsız Birleşik Demokratik Kürdistan”dır. O günün koşullarında bu bir ütopya gibi gelebilir, ama nihai hedeftir. Buna ulaşmak temel hedef olarak önümüze çıkıyor. Önemli olan, o günün koşullarında sosyalizme olan ilginin alabildiğine yüksekliğidir.

Sosyalist hareketler ve ulusal kurtuluş hareketlerinin birbirinin müttefikleri olmaları gerçeği kesinlikle doğrudur. Sosyalist hareketin doğrudan müttefiki ulusal kurtuluş hareketleridir. Eski türden artık burjuva ulus devlet de kurmuyorlar. Demokratik Cumhuriyet kurmak, demokratik devrim yapmak ki burjuvazinin yaptığına yeni tipte demokratik devrim deniliyordu. Çünkü devrimci önderlikti, proleter önderlikti, niyet olarak anlaşılabilir. Ama bir nokta çok büyük önem taşıyor. Araç konusu önemlidir. Önderliğin çok çarpıcı bir belirlemesi var. Önderlik Atina Savunmasında “Amaçlar kadar, araçların da temiz olması gerekir” diyor. Özgürlük, amaçlar kadar araçların da temiz olmasını gerektirir.

Devlet ne kadar temiz bir araçtır? İktidar ne kadar temiz bir araçtır? Bu araçlarla en soylu amaçlar gerçekleştirilebilir mi? Önderlik açısından bu ciddi bir yargılama konusu ve temel özeleştirimiz de esas itibariyle burada veriliyor. Biz hangi konuda özeleştiri verdik? Birincisi, devlet ve iktidara yaklaşım konusunda verdik. PKK ayrı bir devlet kurabilir, ama o da çok net değil aslında. “Kürdistan’da Zorun Rolü” okunduğu zaman görülecektir, üç aşamalı devrim anlayışımız var. İşte stratejik savunma, stratejik denge ve stratejik saldırı dönemi. Stratejik savunmadan stratejik dengeye geçtiğinde biz devrimi bu sefer Türkiye’ye yayacağız ve iki devrim birleşerek iktidarı ortak olarak ele alacağız. Dolayısıyla ayrı devletten çok bir başkasıyla paylaştığımız bir devlettir bu. Ama yine de başkasıyla paylaşsanız bile sonuçta bir devlet hedefi, bir iktidar hedefi var. Bu çok nettir.

Önderlik en çok bizi iktidardan kaçmakla eleştirdi. Daha çok Alevi kişiliğini iktidardan kaçmakla eleştirirdi. İktidar olmak önemli bir şeydi. Zaten anlayabiliyorsunuz. Sonuçta her devrimin temel sorunu iktidar ve iktidarın kimin elinde olacağı sorunudur. Devlet ve iktidar sorunu, devrimin en temel sorunudur. Önder Apo burada bir düzeltme yapıyor. Özellikle beşinci savunmanın son bölümüne bakıldığı zaman görülecektir. “Ulusu fazlasıyla böyle dile getirmenin çok doğru olmadığını, aslında bundan kurtulduğunu, aslolanın toplum olduğunu, toplumsal mücadelenin, toplumsal inşanın esas itibariyle belirleyici olduğunu” ifade ediyor. Aslında ulusallık da bir toplumsal kategoridir. Ulusa hayali cemaat diyenler var ki, Önderlik de biraz buna yakın bir tanımlamada bulunuyor. Fakat bu uluslaşmanın, ulusun gereksiz olduğu, mücadelenin gereksiz olduğu anlamına gelmiyor. Tersine ulusal bağ, ulusal duygular önemlidir. Fakat gene de o bağlara da güç veren, anlam katan toplumsal bağlardır, toplumsallıktır. Bu da büyük önem taşıyor.

Ulusal Birlik Bu Yerelliği Ortadan Kaldırmaz

Demokratik ulusta dil önemlidir. Fakat belirleyici değildir. Tek dil yaratma anlamında belirleyici değildir. Dilin önemi asla inkâr edilemez. Önderlik neredeyse dili kültürle özdeşleştiriyor. “Dil eşittir kültürdür” diyor. Dilin bu kadar önem kazandığı yerde, dilin önemsizliğinden söz edilebilir mi? İnsan dille insandır. “Dil birliği şart değildir. Farklı diller farklı lehçeler olabilir. Dil birliği belirleyici değildir” dedi Önderlik.

Kürtlerin tam olarak dilleri bir değildir. Aslında üç temel dili var. Kurmanci, Sorani ve Gorani. Gorani içerisinde de Hawrami, Kırmanciki ya da Zazaki ve Kelhori. Böyle değerlendiriyorlar. Doğru bir şeydir. Bu çerçeveden baktığımız zaman, Kürtlerin böyle farklı lehçeler konuşmaları, onların kendilerini aynı ulustan saymaları önünde hiç de engel değildir. İşte burada şu ortaya çıkıyor. Ulusal devlet giderek ulus devlete doğru dönüşüyor. Ulus devlette ise teklik vardır. Ulus devleti bir potada, bir değirmen gibi de ele alabilirsiniz. Aynı pota içerisinde konulan her şeyi öğüterek, tek bir maddeye çeviriyor, tek dil yaratıyor. Aslında tek dil yaratma çok ilginç bir şeydir. Mesela Almanya şu anda bile tek dil yaratmaya çalışıyor ama bunu başaramıyor. Hamburg’un Almancasıyla, aşağıda Bayern Almancası arasında bayağı fark var. Almanca bize öğretiliyordu. Hamburg Almancasına kulağımız daha aşina, çünkü okuma yazma dilidir. Aşağıda Bayern Almancasına yabancısın ve çok fazla anlamıyorsun. Türkçede normal “ne yapıyorsun?” diye soruluyor ama Kayseri’de “ne örüyon?” denir. Orada da böyledir.

Önderlikte böyle bunları eritme biçiminde bir yaklaşım söz konusu değildir. Eskiden “Kürtlerde bir dil ortak duruma gelebilir. Türkiye’de olduğu gibi, bizde de Kürt Dil Tarih Kurumu olur. Bu ortak dilin oluşumu için çaba harcar” diyorduk. Ancak şu anda böyle bir şeyi fazla doğru bulmadığımızı açık ortaya koyuyoruz. Sözgelimi Behdinan mıntıkasında, Badinice Kurmanci eğitim dili olabilir. Bunun yanında orada temel lehçe olarak Sorani de okutulabilir. Ama Türkiye’nin baskısı sonucu şu anda Güney’de eğitim dili Soranidir. Kurmanci yasaktır. Neden? Kuzey’i etkilediği için Türkiye bırakmıyor. Bu doğru bir şey değildir. Aslında ulusun da bir toplum olduğunu, ama toplumun da sayısız topluluktan oluştuğunu, homojenleştirme yaklaşımının özü itibariyle bir soykırımı ifade ettiğini, en azından kültürel boyutuyla soykırım olarak değerlendirilmesi gerektiğini bilmek durumundayız.

İşte burada yerellik ön plana çıkıyor. Politikada yerellik ön plandadır. Ulusal birlik bu yerelliği ortadan kaldırır mı? Önder Apo şu anda bölgeleri oluşturuyor. Dikkat ettiniz mi? Parti kuruldu, bu partinin adı nedir? “Demokratik Bölgeler Partisi”dir. Kaç tane temel bölge var? Serhat’tır, Amed’tir -Urfa’yı Amed’e katmışlar ama bana göre Urfa’yla Amed arasında fazla ortaklık yoktur. Amed ayrı olabilir- Botan, Dersim beş tanedir, ama gene de yetmiyor. Urfa başlı başına bir kilittir, Urfa ayrıdır. Urfa’nın içine gittiğiniz zaman görüyorsunuz. Amed biraz daha ayrıdır, Serhat benzer yanları çoktur. Peki, o açıdan bölgeler çoğaltılabilir, beş bölge yetersiz kalabilir, daha fazla da olabilir. Ama Botan birbirine benziyor, o açıdan çok fazla sorun çıkmıyor.

Bazı etkenleri hesaba katmak zorundasınız. Neden? Dil, yaşam tarzı, coğrafi mekân, tarihsel geçmiş, inanç sistemi gibi ayrışan ve ortaklaşan özellikler vardır. Dersim’i göz önünde bulunduralım. İnanç sistemi olarak Alevidir. Orda Alevilik çok önemli bir şeydir. Sonuçta orada bir ideolojik kimlik çok büyük önem taşır. Aslında ortak duyguyu ortaya çıkaran temel kimlik Alevi kimliğidir. Onun için Önderlik orada “Alevi Akademisi”nin kurulmasını istedi. Orayı birleştirecek olan odur. Dersim kendisini Alevilikle ifade edebilir, bir de lehçe olarak da ayrı olduğundan, belki de aslında Önderlik sisteminin en çarpıcı biçimde vücut bulacağı yer orasıdır.

Böyle her şeyi tek tipleştirme doğru değildir. Bizim sosyal pazar ekonomisi yaklaşımımız var. Buna “sosyalist pazar” da diyoruz. Pazar ortak duygular ve ortak dili yaratmada önemli bir etkendir. Gidiyorsun Türkiye’de her şey pazara endeksli, yollar bile Türkiye’deki pazara göre yapılıyor. Bütün yollar, Kürdistan kentlerini Türkiye’ye bağlıyor. Sonuçta pazarda kullanılan dil hangisiyse o gelişiyor. Bu Türkçedir, dolayısıyla Türkçe gelişiyor. Ama Kürtlerde sosyal pazar gelişse, lehçeler rahatlıkla kullanılabilir, rahatlıkla her lehçeyi öğrenebilir. Sadece okullarla değil, bu yolla da öğrenilebilir. Bu çok zor değildir. Nasıl aynı şekilde Türkçeyi öğreniyorsan, Kürtçenin bir diğer lehçesini de rahatlıkla öğrenebilirsin. Bunun imkânları var. Hem sistem de bunu ortaya çıkarabilir. İlerdeki gelişme nasıl olur bilmiyoruz, ama imkânlar ölçüsünde her lehçenin eğitim dili olarak kullanılması önemlidir.

Bir diğer olgu ise toprak birliğidir. Kürtler için bir anayurt sorunu yok mudur? Yanılgıya düşmemek lazım. Kesinlikle çok net bir anayurt sorunumuz var. Bir kez Kürtlerin de bir anayurdunun olduğu kabul edilmelidir. Bu şu anlama gelir: Biz sınırları sorun yapmıyoruz, ama Kürdistan diye bir ülke var. Kürtlerin birlik sorunu var. Ulusal kongre yapıyorsun, Kürtler arasında birlik sağlamak istiyorsun. Parçalar arasındaki birliği ortaya çıkarmak istiyorsun. Üstte, Kürtler adına hareket edecek bir irade ortaya çıkarmak istiyorsun. Kürtler adına diplomasi yapacak, şunu yapacak, bunu yapacak. O açıdan ulus devlet hedefinde olduğu gibi, işte sınırları ortadan kaldır, bütün Kürdistan parçalarını birleştir, tek “Birleşik Demokratik Kürdistan”ı yarat! Böyle bir şeye yöneldiğin zaman, Ortadoğu’daki en temel ulusları karşında bulursun, sistemi bile karşında bulman mümkündür. O açıdan da doğru değildir. Aslında Kürtler günümüz dünyasında, mevcut durumda birlik etkenidirler. Bu somut olarak görülebiliyor. Sorun sadece Kürtlerin kendi içindeki birlik değil, Kürtler başka halklarla birlik açısından da köprü rolü oynuyorlar. Halkları birleştiren ve kültürlerin barışçıl temelde bir arada olmasını sağlayan temel etkendir. Bunun öncü toplum rolünü yerine getiriyorlar. Şu anda üslendikleri misyon esas itibariyle budur.

Ulus ve Aidiyet

Demek ki zihniyet belirleyicidir. Önderliğin de esas aldığı budur. Zihniyet, kültürün önemli unsurlarından biridir. Ruhsal şekillenme bile zihniyetle bağlantılıdır, ondan ayrı bir şey değildir. Dolayısıyla kültürel birlik, ortak hissedişler, zihniyet, bütün bunlar ulus olmanın en temel unsurlarındandırlar. “Ben kendimi Kürt ulusundan sayıyorum. Ben Kürdüm. Nerde olursam olayım, nerde yaşarsam yaşayayım, kendimi o ulustan sayıyorum…” Bu tarzdaki bir yaklaşım büyük önem taşıyor. Demokratik ulusta şu var: Aynı ulus içerisinde bile farklılıklar var, ama farklı uluslar bir araya gelip, üstte ayrı bir ulus da oluşturabilir. “Belçika ulusu” diyorsunuz. İki temel topluluk, halk var. Flamanlar ve Valonlar. Valonlar Fransız oluyor, Flamanlar Hollanda kökenli oluyorlar. Kendi yönetimleri var. Brüksel’in biraz daha farklı, ayrı bir statüsü var. Bir arada yaşayabiliyorlar. Üste Belçika ulusu olarak tanımlamak çok anlamsız bir şey olmuyor.

Amerika’da elli bir tane devlet var, ama nerdeyse yirmi-otuz tanesi farklıdır. Belki çok daha fazla etnik kimlik var. İspanyolların ağırlıkta olduğu eyaletler var. İngilizlerin ağırlıkta olduğu, hatta Almanların yaşadığı, çoğunluğunu teşkil ettiği Amerika eyaletleri var. Portekizlilerin, Fransızların yoğunlukta olduğu eyaletler var. Hepsi üstte Amerikan ulusu olarak kendilerini tanımlayabiliyor. Ama bu kendini inkâr etme, bir diğerinin kimliğini yok sayma anlamına gelmiyor. Üstte ortak bir çatıda birleştiren bir kimlik oluyor. Önümüzdeki yıllarda demokratik ulusta, tüm Ortadoğu çapında “Demokratik Ortadoğu Ulusu” bile örgütlenebilir. İslam ümmeti bile kavramın özü itibariyle buna denk düşüyor.

Bunları tartışabiliriz, üzerinde durulabilir. Halkları bir arada tutacak temel değerlerdir. Burada önemli olan demokratik özerklik, demokratik özerk yönetimlerdir. Demokratik özerk yönetim devletle sınırları ve hukukumuzu belirler. Demokratik konfederal yönetim daha farklıdır. Devlet, Kürtlerin bulundukları yerlerde örgütlenmelerine, kendi kendilerini yönetmelerine ve bu tarzda iradeleşmelerine saygı duyacak. Devlet buna saygı duyarsa, Kürtler de devleti tanıyacak. Burada temel sorun, anayasal sorun olarak karşımıza çıkıyor. Anayasada devletle, demokratik ulus arasındaki ilişkileri hukuki kurallara bağlamak, onun varlığını tanımak, haklarını güvenceye almak, anayasal güvence sağlamak önemli olmaktadır. Yapılması gereken budur. Bu konuda adım atmak da, esas itibariyle devlete düşüyor. Bu yeni bir gelişmedir ve çok etkileyici de oluyor. Şu anda sanıyorum çok sınırlı bir uygulaması olmasına rağmen, ortaya çıkan model Rojava’daki durumdur.

Apocu düşünceyi, Apocu ulus anlayışını örgütlemede çok sınırlı bir uygulama söz konusuyken bile, insanlığı müthiş bir biçimde etkiliyor. Sağlıklı bir uygulama, çok büyük sonuçlar ortaya çıkarabilir. Demokratik ulusu insan anlayabiliyor. Eski ulus tanımından uzaklaşma var. Devlet ulusu denilen şey var. Bir de ulus devlet korkunç bir şeydir. Bütün toplumsal bağları parçalıyor ve seni direkt devlete bağlıyor. Sen toplumun üyesi olmaktan çok, artık devletin üyesisin. Devlet sana bir kimlik veriyor, o bile senin, onun üyesi olduğunu gösteriyor. Toplumdan koparıp devlete bağlamak, onun hukukunu düzenlemek, vatandaşlık denilen şey ki, derinleşmiş kölelik zaten devletin o vatandaşlıkla bağıdır.

Hiçbir zaman devlet tüm toplumun olamaz. Devlet bir azınlık grubun yönetimidir, ama herkes devleti kendisinin sayıyor. Ulus devlet öyle bir algı yaratıyor. Türkiye’de bu, özellikle de ulus devletçi düşünce, milliyetçilik, şovenizm son derece belirgindir. Gerçi onların tarihsel olarak devlete bağlılıkları var. Türkler devlet sayesinde var olan bir topluluktur. Onun için kendilerinde bir atasözü, bir özdeyiş gibidir. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.” Ya devleti kurarsın başına yerleşirsin, ya da ölürsün. Leşini kargalar yesin, kuzgunlar yesin anlamındadır.

Kürtlerde ise tam tersine demokratik ulus tarzı yapılanmaya, demokratik özerklik biçimindeki statüye, demokratik konfederal örgütlenmeye yatkınlık var. Bunun zemini de güçlüdür. Zaten hakikat dediğimiz şey de budur. Hakikat dediğimiz şey bir inşa sorunudur. Bu biçimde karşımıza çıkıyor. Günün pratik görevleri mesafesinde bir sorundur, bir inşa sorunudur. Bazı şeyler insanları heyecanlandırır. Ütopyaların insanları böyle ayaklandıran yanları vardır. Sonuçta her gerçekleşmemiş düşünce bir ütopyadır. Kendini ona yatırırsan o sende coşku ve heyecan yaratır. Biz devletten ve iktidardan vazgeçince bebeği elinden alınmış çocuklara döndük. Sanki öyle bir şey oldu, eskinin hevesi, coşkusu, heyecanı bitti. Hala herkesin içinde ‘bizim de bir devletimiz olsa’ fikri yatıyor.

Hâlbuki beni mest eden, coşturan komünizm hayaliydi. Devletsizlik durumu, o bize coşku ve heyecan veriyordu. Sınır yok, pasaport yok. Cigerxwîn’in şiirinde bile bu var. “Ey Heval Robson”, orada anlatıyor. Tam bir devletsizlik durumu, bütün halklar kardeş. “Berlin’den çıkıyorsun, öğleyin Tokyo’dasın, akşam Washington’dasın ve siyah beyaz ayrımı yok, kadın erkek eşitliği var.” Bu tarzda anlatıyor. Nasıl coşturuyordu, heyecan veriyordu. Ütopya buydu. Ütopya, devlet sahibi olmak değil ki.  Bizi belki de etkileyen en önemli şeylerden biri de şuydu: Marks proletarya diktatörlüğünü, kapitalizmden komünizme geçişte bir ara aşama olarak değerlendiriyor, bu ara aşamaya “proletarya diktatörlüğü denk düşüyor, ama buna tam devlet denilemeyeceğini” belirtiyor. Sönmeye başlayan bir devlet tanımı var. “Sönme” kavramı önemlidir. Sovyetler öyle yapmadı. Sönme olmadı, en çılgın devlet, devasa bir mekanizma ortaya çıktı. Aslında biz devleti yaşamımızın dışına çıkarabiliriz. Demokratik özerklik, demokratik konfederal yapılanma, devleti yaşamın dışına çıkarmadır. Devletin dışında varsın. Kendini devletin üyesi bile sayabilirsin, ama senin onun dışında bir yaşamın var. Demokrasi, devlet dışı bir sistemdir. Demokratik ulus da zaten kendisini bu demokrasi içerisinde var eden bir ulustur. Demokratik özerkliğin kendisi, demokratik sistemin kendisidir. Demokratik konfederal sistemin kendisidir. Bu nedenle kendini böyle özgürce ifade edebilmek önemlidir.

Kültürel Soykırım

İnsan zaten krizli bir kişiliktir. Devrimci kişilik, her zaman krizli kişiliktir. Yeniden doğuş için o kriz aralığı gerekiyor. Kaos aralığı lazım ki...

Eğitim, Yaşamı Öğrenme ve İş Yapmaya Hazır Hale Gelme İşidir

Önderlik gerçeği bir eğitim gerçeğidir. Parti tarihimiz bir eğitim mücadelesi çalışması tarihidir. Aslında bir boyutuyla parti tarihi ...

Sosyalizm, Ütopya, Güneş Ülkesi

Orada sözü edilen toplumda devlet, iktidar yoktur. Yönetim işleri ağırlıklı olarak kadının elindedir. Kadın eğitmendir, toplumu eğiten, öncülük eden kadındır...

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]