25/07/2017

Kültürel Soykırım

İnsan zaten krizli bir kişiliktir. Devrimci kişilik, her zaman krizli kişiliktir. Yeniden doğuş için o kriz aralığı gerekiyor. Kaos aralığı lazım ki...

 

 

 

 

A.Haydar KAYTAN

Kültürel soykırım demek bir toplumun kültürünün tümden dağıtılması demektir. O toplumun kendi özüne yabancılaşması, ona ait cevherin boşaltılması ve geriye bir maddenin kalmasıdır. Özün gidip, kabuğun kalmasıdır. Bu sürüleşmenin de ötesi bir şeydir. Ben çok iyi hatırlıyorum, Önderliğin bazı çözümlemelerinde de vardı. Şunu hep söylüyordu, “Keşke biz de Yahudilerinkine benzer bir soykırımla karşı karşıya gelseydik, keşke Kürdistan’ın bütün vadileri Kürt insanının cesetleriyle dolsaydı da bugünkü duruma benzer bir durumla karşılaşmasaydık, kültürel soykırıma uğramasaydık.”

Yahudilerin nesi var? Yahudiler gelişkin bir toplum değil mi? Önderlik orada soykırımı tanımlarken şunu söylüyor, “Daha alt düzeydeki bir kültür, daha üst düzeydeki bir kültürü yok etmek için fiziki soykırımlara başvurur.” Alman kültürünün, kültürel olarak onu eritme gücü, potansiyeli yok, Yahudi kültürü etkilidir, onun için fiziki soykırıma başvuruyor.

Dersim’de yaşanan kültürü küçümsememek lazım. Sanılıyor ki Dersim asimile edilmeye çok yatkın bir yerdir. 1930’larda Dersim’den geçen veya o Dersim’e yakın yerlerden geçen Genel Kurmay başkanının verdiği raporlar var. O raporda vardır, “Dersim’e müdahale edilmezse, yakında Erzincan’da Türk kalmayacak. Dersimliler asimile ediyorlar, eritiyorlar.” Kürtlük sanki Alevilikle özdeşmiş gibi, “Alevi Türkleri bile Kürtlük içinde eritiyor” diyor. O denli etkili bir kültür. Bunu zorla yapmıyor, onun için devlet bunu engellemek için soykırım düzenliyor. İlk önce zaten 1930’da Pülümür’e vuruyorlar. Erzincan’la Dersim’in bağlantısını kesiyorlar.

Dersim kültürü etkili ve kök kültürdür. Onun için orada şöyle bir belirlemesi var, “Dersim’de medeni adam yavrusu yetişmez” diyor. Kök değerlerine bağlı, kolay asimile edilmiyor. Orada yabancılaşmaya kapalı bir toplum gerçeği var. Derler ya “kadının doğası asla devleti ve iktidarı doğurtmaz.” Devletleşmeye ve sınıfsallaşmaya yabancı bir doğadır. Kadının kendi doğası, asla devlet ve iktidar ortaya çıkarmaz. Orada da nerdeyse bu sonuca varıyorlar. Diyorlar ki, “Dersim’de medeni insan ve uygar toplum, devletçi toplumun insanı doğmaz” diyorlar.

Bu açıdan yapılması gereken şey nedir? “Fiziki olarak tasfiye etmektir” diyorlar. Kırıntı kabilinden bazı şeyler bırakmak, amaç onları da oradan çıkarıp tümden boşaltmak ve insansızlaştırmaktır. Böyle yapıyorlar ve bu temelde geliştirilen soykırımlar var. Kürdistan’da 1925-1940 yılları arasında geliştirilen fiziki soykırımlar var. 1920’lerde Koçgiri’de başlıyor. 1925-30 yılları arasında bir sürü yerde, böyle parça parça da olsa, kültürel soykırım anlamına gelecek olan uygulamalar var. Ağrı taraflarında, Serhat taraflarında, en son ve en vahşi biçimde ise Dersim’de yapılıyor.

Kürdistan coğrafyası dağınık, devlet fazla güçlü değil, fiziki olarak o halkı tümden yok edecek gücü yoktur. Birden o toplumun üzerine topluca da gitmekten korkuyor, onun için parça parça yok etmeyi esas alıyor. 1935’lere gelinceye kadar Cumhuriyetin Dersim’de çok fazla etkisi yoktur. Dersim kendi içerisinde, kendi yasalarına göre yaşıyor. Cumhuriyetin kanunları Türkleştirmenin kanunlarıdır. Ama kendi kanunları da ortadan kalkıyor. Kurmanclık dönemi, eski Kürtlük dönemi, o çoklu toplum döneminin gerçekliği ortadan kalkıyor ve ona ağıt yakılıyor.

Uluslararası hukuk kapsamında da çok çarpıcı soykırım tanımları vardır. Asimilasyon tek başına soykırım biçimlerinden biri sayılır. Orada sözü edilen soykırım biçimleri var. Şunlar şunlar şunlar soykırımdır deniliyor. Bunların hepsi olduğu gibi Kürdistan’da uygulanıyor. Ama yine de Kürdistan’daki soykırımı anlamak için bunlar kendi başına yeterli değildir. Kürdistan’daki soykırımı uluslararası tanıma uyarlamak, kendi başına yetmiyor. Kültürel soykırım başlı başına en tehlikeli soykırım biçimidir. Bir de soykırım kelimesi Latince bir kelimedir, jenositten geliyor. Genos soy demektir. Latince, cieder (cide) diye bir kavram var, kesmek anlamına geliyor. İki sözcüğün birleşimi olan jenosit soyun kurutulması, soyun kesilmesi, soyun tükenmesi anlamında değerlendirilebilir. Tabii fiziki güç kullanarak, bir toplumun varlığını fiziki olarak ortadan kaldırmak, soy olarak ortadan kaldırmak anlamına geliyor.

Uygarlıkla bağlantılı olarak ortaya çıkan bir insanlık suçudur. Sadece Ortadoğu’ya, günümüze, kapitalist moderniteye özgü bir suç değil, Asurlular döneminde var. Asurlular da insan kellelerinden kaleler ve surlar yapmakla övünüyorlar. Yine Cengiz Han’ın pratiklerine bakıyorsunuz, soykırım boyutlarına varan, yaptığı bir sürü kıyım, kırım var. Amerika kıtasında, oradaki topluluklara dayatılan soykırımlar var. Bazı uygarlıkların kökü kurutuldu. Yazılı kaynakları olan uygarlıklar var. İnkalar, Mayalar, Astekler var. Bu uygarlıkların hepsi beyaz adam, kapitalizm tarafından yerle bir edildi. Milyonlarca insan orada, ortadan kaldırıldı, fiziksel olarak yok edildi. Bu da kapitalizmin  ilkel sermaye birikimi dönemine tekabül ediyor.

Soykırım suçu kapitalizmde zirvesine ulaşıyor. Öncesinde var kuşkusuz ama şu söyleniyor, “Bütün insanlık tarihindeki savaşlarda verilen kayıpları topluyorsun, ama 19. yüzyılda insanlığın savaşlarda yaşadığı kayıplar kadar etmiyor.” Kapitalizm dönemi o kadar yoğun katliamlarla geçen bir yüzyıl oluyor. Muazzam yıkım, kıyım ve kırımlar var. Soykırımların en çok yoğunlaştığı süreçler oluyor. Bu konuda doküman ve belgeseller var. Kapitalizm için, burjuvazi için gerekçe bulmak da çok fazla zor değil. Ne yapıyorlar? Eduardo Galeano anlatıyor. Gidiyorlar Latin Amerika’ya, ilk defa öyle bir toplumla karşılaşıyorlar. İşte kutsal kitaplar var, Ahdi Atik Tevrat, Ahdi Cedit İncil var. Her ikisinde de aslında Amerika diye bir yerden bahsetmiyor. “Kutsal kitap buralardan bahsetmediğine göre, buradaki insanlar tanrı yaratımı olamazlar. Bunlar ancak şeytanın yaratıkları olabilir. Onun kulları olabilir ve öldürülmeleri sevaptır” diyorlar. Böyle yaklaşımlar ile korkunç katliamlardan geçiriliyorlar.

Soykırım 19. Yüzyılda Ortaya Çıkan Bir Kavramdır

Zaten “soykırım” yakın yüzyıllarda ortaya çıkan bir kavramdır. Eskiden böyle bir kavram yok. Herhalde 1. Dünya Savaşının öncesinde veya savaş sırasındadır, ama çok eskiye dayanan bir kavram değildir “Jenosit” yeni bir kavramdır. Tabii insanlık soykırımı en temel insanlık suçu olarak adlandırıyor, mahkûm ediyor. Ama bu soykırımın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Günümüzde kapitalizmin kendisi bir kıyım sistemidir, kırım sistemidir.

Önderlik “toplum kırımdan” söz etti. Belki soykırımdan daha tehlikeli bir kırım biçimidir, toplum kırım. Kadın kırımı var, dehşet verici boyutta. Yaşamın bütün boyutlarında da kırım ve kıyım var. Kapitalizm böylesine bir sistemidir. Önder Apo şu tarzda da değerlendiriyor. “Osmanlı İmparatorluğunda inkâr diye bir suç yok, inkâr diye bir yaklaşım yok. Kimlik inkârı, kültürlerin tasfiyesi diye bir olgu yoktur. Ortadoğu’da da böyle bir gelenek yoktur.” Bu açıdan Ortadoğu’nun son iki yüz yılı büyük önem taşıyor. Fiziki olarak soykırım yaşanıyor, ama kültürel soykırım aslında, Ulus Devletle birlikte insanlığın gündemine giren bir olgudur. İnkâr bilinmez, tuhaf bir şeydir. Zaten İmparatorluk kültü bile, kültürlerin inkârına karşıdır. İmparatorluklar farklı kültürleri bir araya getirmek ve bir arada yaşatmakla övünüyorlar. Osmanlılar içerisinde de bu var. İçerisinde bir sürü etnik topluluk yaşıyor. Hristiyanı var, Yahudisi var, Musevi, Müslümanı, Şii, Alevisi var. Değişik etnik ve inanç toplulukları, aynı imparatorluk içerisinde bir arada yaşayabiliyor. Müslüman olmayan toplulukları İslamileştirme gibi bir yaklaşım da geliştirmiyorlar. Sadece Müslüman olmayan topluluklardan ek bir vergi alınıyor. Müslümanlaşırsa o vergi ortadan kalkacağı için bunu yapmıyorlar. Vergi versin diye Hıristiyan veya Yahudi kalmalarını tercih ediyorlar. Bu tarzda bir yaklaşımları da var.

Ulus devlet tek tipleştirmeyi ortaya çıkaran aygıttır. Modernitenin üç önemli sacayağından biri ve temel özelliği homojenleştirmeye dayanmasıdır. Aslında ulus devletin eylemini, bahçıvanın eylemine benzetenler de var. Bir bahçede istediği bitkilerin yaşamasına imkân verip, diğerlerini kökünden söküp atmaktır. Ulus devlet de öyle düzenliyor. Ayrık otu konumunda saydığı etnik ve dinsel toplulukları tümüyle ortadan kaldırarak, yok ediyor ve değişik biçimlerde eritiyor. Çok rahatsız ediyorsa fiziksel olarak da ortadan kaldırıyor.

Günümüz dünyasında bu biraz daha zordur. Hitler döneminin soykırımlarına benzer soykırımları tezgâhlamak, günümüz dünyası açısından o kadar kolay değildir. İnsanlık vicdanı bunu kolay kolay kaldırmadığı gibi, buna geçit de vermez. Ama kültürel soykırım karşısında aynı tarzda, insanlık tepki göstermeyebilir. O açıdan kültürel soykırımların sonuç alma tehlikesi her zaman için vardır.

Önder Apo, “Kürt toplumunun kültürel soykırım toplumu olarak tanımlanabileceğini…” belirtti. Bunu değerlendirmekte yarar var. Kültürel soykırım toplumu olmak nasıl bir şey? Soykırım kıskacı nedir? Kıskaçta olmak nedir? Algı kadar, ona bağlı olarak, bu doğrultuda nasıl bir his var? Buna ilişkin duygularımız nelerdir? Hissedebiliyor muyuz? Bunu hissetmek çok önemlidir.

Daha farklı bir örnek verecek olursam. Bazen yurtseverler konuşur. Kobanê’deki insanlar zaman zaman konuşuyor. Bazı çağrıları oluyor. Hem onların içtenliğine inanıyorsunuz, hem de onların konuşmalarının içerdiği anlam müthiştir. “Bu toprağı yiyin, buradaki otla beslenin, ama yine de bu toprağı terk etmeyin. Burası bizim toprağımızdır” diyor. Geçmişiyle bağını kuruyor. “…Türkiye’de bilmem nasıl besleneceğime, buradaki toprakla beslenirim, karnımı toprakla doyururum, yine de Türkiye’ye gitmem” diyor. Diğeri öyle değildir. Sınır açılıyor, Kuzey’den otuz genç Rojava’ya geçiyor. Ancak Rojava’dan Kuzey’e, yüz genç geçiyor. Bu sayı daha fazladır. Kuzey’den Rojava’ya geçen daha azdır, otuz kişidir. Bunları anlamamız lazım. Bu açıdan “patolojik” kavramını iyi değerlendirmemiz lazım.

Bu kadar uzun bir süre kültürel soykırım kıskacında olan insan, sağlıklı bir insan olabilir mi? Nasıl bir insandır, bunları değerlendirmemiz lazım. Tedavi için bile bu gereklidir. Bunu insanımızı kötülemek, kendimizi kötülemek için yapmıyoruz. Tam tersine güçlü bir tedaviyi beraberinde getirmesi için, iyi bir teşhis yapıyoruz. Önce zaten Önderliğimizin düşünce sistematiği, ona muazzam bir iyileşme imkânı sunuyor. Önderliğin yaptıklarını, bir tür toplumsal doktorluk kapsamında da ele alabiliriz. O işlevi de yerine getiriyor, ama bunu uyarlamak önemli oluyor. Tedavi yöntemleri istediği kadar bol olsun, pratikte hayat bulmadıktan ve somut hastalığa uygulanmadıktan sonra, onların hiçbir değerinin olmadığı gibi, fazla bir anlam da ifade ettikleri söylenemez.

Önderliğin savunmalarında, “İmralı Cezaevi Yaşamıma Dair” diye bir bölüm var. Herkes onu didik didik edip incelemelidir. Önderlik ne düşünüyor, ne hissediyor? Önderlik Kürdistan’a nasıl bakıyor? Bir şey söyledi, “İçerideki yaşam, dışarıdaki yaşam.” İçerideki, cezaevindeki yaşam, bir de dışarıdaki yaşam. “Hangi yaşam daha kötüdür, daha kölelik yüklüdür? Dışarıda gezsem daha fazla kölelik yüklüdür” diyor. Bunun ilk etapta senin üzerinde yarattığı etki nedir? Şunu kıyaslaman lazım. Kendinden de yola çıkabilirsin ve bütün bir topluma da bakabilirsin. Toplum Önderlik gibi düşünüyor mu? Demir parmaklıkların dışındaki yaşamı, mutlak kölelik yaşamı olarak algılıyor mu? Şöyle diyor mu, ‘Kürdistan’daki yaşamın etrafına duvar örülmüş, zifiri karanlık bir yaşamdır.’? Bu Önderliğin değerlendirmesi, ama toplumda da böyle bir algı var mı? Zindanın olduğu yerde, zindana karşı tepki var, direniş var, bu algı direnişi ortaya çıkarır.

Bir şeyi reddedebilmen için, önce onun gerçeğini bilince çıkarman lazım. İnsan her şeyi reddetmiyor. Bu doğru değildir. İnsan günümüzde yine kendi yaşam pratiğine dönebilir. Aşiret yaklaşımı önemlidir. Mesela ailede herkes beni destekliyordu. “Bizim çocuk okuyacak, adam olacak.” İşte nenem diyordu, “benim torunum okuyacak, vali olacak.” Sonrasında ben gittim, Siyasala girdim. Toplumun ruhu var, size yön veriyor. Sizi belli bir yöne yönlendiriyor ve siz de aslında ona uyum sağlıyorsunuz. Diyorsunuz ki, tamam kurtuluş yolu bu ve böyle yapacağım. Bir bakıma toplumun beklentilerine de o tarzda cevap oluyorsunuz.

Sonra üniversiteye girdim, ilk fark ettiğim şey şudur. Devlet nedir? Baskı ve sömürü nedir? Bunları kavradıktan sonra ilk kararım şöyle oldu, ‘Ben okumayacağım, ben bu devletin adamı olmayacağım. Ben bu devletle mücadele edeceğim’. Peki, bu yetiyor mu? Yetmiyor. Ama bir tavır alıyorsun ve önce onun dışına çıkmayı yeğliyorsun. Sonra Önderlikle de tanıştım. Önderlikte daha çarpıcı bir şey gelişti. Önderlik daha somutlaştırdı. “İnsan kimliğiyle insandır” dedi.

İnsan tarihsel toplumun bir mensubudur. İnsanın kendisi tarihtir. Bir geçmişi, ülkesi, kültürü, değerleri, kökleri vardır. Peki, sen geçmişini ve köklerini biliyor musun? Nereden geliyorsun? Bu devlet nedir? Bu devletle ilişkin ne oluyor? Kimliğin konusunda bilgin, bilincin var mı? Biri bana sorsa Kürt müsün, Kürdüm diyorum, bu kadar. Ama biz buna eskiden “kendiliğinden bilinç” derdik.  Kendiliğinden bilinç çok fazla, ama kendisi için bilinç haline gelmemiş. Önderlikle birlikte bu ona dönüşüyor ve insanın ilk duyguları, refleksleri önemli oluyor.

Önderlik hem savunmada hem de son görüşme notlarında “…bunlar utanmıyorlar da” diyor. Bazı şeylerden söz ederken, İmralı’da yanındaki bazı arkadaşların durumundan söz ediyor. “Marks’ı biliyorlar bilmem ne ediyorlar. Utanmıyorlar da, yüzleri bile kızarmıyor” diyor. İlk etapta şunu çok iyi fark ettim: Utanma denilen duygu, müthiş soylu bir duygudur. İnsan köle olduğu için utanır. Sendeki ilk refleks şudur, bugüne kadar nasıl yaşadım? Nasıl bu köleliğe katlandım? Nasıl bunu görmedim? Nasıl bunu hissetmedim? Bunlar ilk sorulardır ve utanırsın. Bütün samimiyetimle belirtebilirim, Önderlik anlattığında ben utanıyordum. “Fuat sen şimdiye kadar nasıl yaşadın?” diye kendi kendime soruyordum.

Kimliksiz yaşamak nedir? Geçmişsiz yaşamak nedir? Önderlikle tanışmadan önce, bazı teorik kitapları okumuştum. Lenin’i biraz okumuştum. Şiirle alakalı Ahmet Arif’in şiirlerini okumuşum ve en önemlisi Ahmet Arif’in şiirlerinin bir yerinde şöyle der: “Yaşamak, sadece yaşamak, yosun solucan harcında…” Ben diyordum demek ki bizim pratiğimizin anlamı buydu. Çünkü geçmişiyle fazla bir bağlantısı yoktur. Yüzeysel bir yaşam, yosun solucan harcı bir yaşam. Oysa ben insanım. Yosun solucan yaşamının ötesinde bir yaşamımın olması gerekir. İlk manifestomuzun en sonunda şöyle bir cümle var, “Halkımızın içine düşürüldüğü onur kırıcı durumdan duyduğumuz büyük utancı, mücadelemizin en sağlam dayanaklarımızdan biri haline getireceğiz.” Mücadelede en büyük güç kaynağımız, halkımızın içinde yaşadığı onur kırıcı durumdan duyduğumuz utanç duygusudur demek oluyor ve bu önemlidir. Bunların hepsi bizim açımızdan çok büyük önem taşıyor.

PKK devasa bir harekettir. Biz kendi gücümüzü ne kadar görüyoruz? Bu soru sorulabilir. PKK öyle bir güç ki, ama gücün özünün anlam gücü olduğunu bilmek zorundayız. Önderlik diyor, “en güçlü insan, anlamın ve hissin yaşattığı insandır.” Fiziksel güç, anlam gücü karşısında sadece bir gövde gösterisi olarak kalır. Asıl olan anlam gücüdür, düşünce gücüdür. O da görme, hissetme gücüdür, farkındalıktır. O sizde özgürlük tutkusunu ortaya çıkarır, özgürlük bunlarla doğrudan bağlantılıdır.

Hakikat Arayışı, Haksızlığa Karşı Mücadeleyle Başlar

Her hakikat arayışı, haksızlığa karşı mücadeleyle başlar. Önce “hayır” dersin. Önce olumsuzlarsın, reddedersin. Bugünün dünyasında, Kürt dünyasında yaşıyorsan, hele o günün koşullarındaysan “evet” diyebileceğin bir şey yok. Neye evet diyebilirsin? Kendi özgürlük tutkuna, kendi düşünce gücüne, kendi anlam gücüne evet dersin. Kendinden yola çıkarsın, kendi düşünce dünyandan, kendi duygu dünyandan yola çıkarsın. Temel dayanakların onlar olur, onlardan hareket edersin.

Yine de ben düzeltmeyi şu noktalarda yapmak istiyorum. Önderlik beni şu konuda da eleştiriyordu, “Fuat yanındakini ölüme gönderir, yanlış anlaşılmasın kendisi de ölüme gider” diyordu. Sadece düşmana karşı insanı mücadeleye yöneltmek yetmiyor, çıkış yolu göstermek gerekiyor. Umut yaratmayan, inanç yaratmayan, sadece öfkeyi ayaklandıran, öfkeye hitap eden, insanlarda öfkeyi ortaya çıkaran bir yaklaşım, doğru bir yaklaşım değildir. Önderlik hangi temel noktada yoğunlaşıyor? Daha çok yaşam olgusu üzerinde yoğunlaşıyor. Eğer her şeyin üzerinde tutulması gereken bir yaşam varsa, bu özgür yaşamın kendisidir. Önderlik, “özgür yaşam, her türlü yaşamın üzerinde tutulmak zorundadır” dedi.

Doğru yaşamak isteyen insanın temel görevi ise yaşamı anlamaktır. O zaman yaşamı anlamak, yaşama bağlanmak lazım. Yaşam denildiğinde de sevinç gelir, şiirsellik gelir. En zor koşullarda bile olsa, özü itibariyle böyledir. PKK’lilerin yaşamı böyledir. Eğer doğru yaşama kenetlenmişseniz, endekslenmişseniz, bağlıysanız, her koşulda o yaşamı ortaya çıkarırsınız.

Önder Apo’dan söz edelim. Tutsak kim? Özgür insan kim? Sorgulanmaya değer. Kim özgürdür? Önder Apo mu özgür, yoksa biz mi özgürüz? Tamam, bizim ortamımız özgürlük açısından önemli bir ortam, özerk davranabilmemizin imkânı var. Dağ zemini özgürlük zemini, ama bu zeminle insan arasında uyum var mıdır? Özgür yaşama muazzam güç sunan dağdaki bu özerklik zeminini, doğru değerlendirebiliyor muyuz? Sorgulamaya değer şeylerden biri bu oluyor. Ama öte yandan Önderliğin bulunduğu mekân bir ölüm çukuru olmasına rağmen, dünyayı değiştirme yerine dönüştürdü. Bunu nasıl yaptı? Bu bir mucize değildir. Sanki Allah işte Önderliğe vermiş, bize çok cimri davranmış, bize bir şey bırakmamış, her şeyi Önderliğe bağışlamış! Böyle değildir. Sorun bu değildir. Burada duruş önemlidir.

Öncelikle yaşamın kendisi bir duruştur. Nasıl bir duruş sergiliyorsun? O koşullarda yaşam karşısındaki duruşun ne? Ki Önderlik de kişilik olarak başlangıçtan çok farklıdır. Nasıl bir kişiliktir? Müthiş kuşkucu bir kişiliktir. İnanılacak, bağlanılacak bir değer arıyor ve bulamıyor. Bunun ortaya çıkardığı sonuç ne olur? Kişilikte yarattığı, öylesine dehşet verici bir ağırlık oluyor. Önderlik zorlanıyor, muazzam bunalımlar geçiriyor. Önderlik kişiliği, başlangıçta böyle çok huzurlu, çok rahat bir kişilik değil, bir krizli kişiliktir. Deyim yerindeyse, bir kaos kişiliğidir. Özü odur. Zaten o olmadan, yeniden doğuşlar olur mu? İnsan zaten krizli bir kişiliktir. Devrimci kişilik, her zaman krizli kişiliktir. Yeniden doğuş için o kriz aralığı gerekiyor. Kaos aralığı lazım ki gelişme olabilsin, sürekli değişim ve dönüşüm yaşanabilsin.

Ama bugünkü ulaştığı anlam düzeyinde, eski kuşkulu yapısının devam ettiğini söylemek çok zor. Zaten kendisi bunu reddediyor. “Ulaştığım anlam düzeyiyle sorduğum her soruya, karşıma çıkan her olguya, kuşkulu kişilik karakterimi doyuracak nitelikte cevaplar verebiliyorum” diyor. Anlamda muazzam bir derinleşme ortaya çıkıyor. Artık eski kuşkulu kişilik yapısı yoktur. Bilme, o kuşku zeminini ortadan kaldırıyor. Önderlik şunu belirtiyor: “Adeta taşların bile dili var, taşlar bile benimle konuşuyor, ben taşlarla bile konuşuyorum. Eskiden bir toz zerreciğinden, evrenin sonsuzluk sınırlarına kadar, her şeye bir anlam vermedikçe, asla rahat etmeyecek olan bir kişilik karakteriydi söz konusu olan…” Bu ağır bir durumu ifade ediyor. Peki, bizim durumumuza bakılabilir. Bizde yaşanan krizi ve kaosu açığa çıkarma, onun farkına varma da yoktur.

Bizde böyle biraz sınırlı bir bunalım durumu bile, çözülüşe yol açıyor. Eskiden gerillada birine “bunalımlıdır” dendiğinde, bu adam kaçar diyordunuz. Oysa gelişmeye yatkın kişilik, krizli kişiliktir. Rahat kişilikten fazla gelişme beklemeyin. Rahat insanda fazla bir gelişme ortaya çıkmaz. Nietzsche’nin sözüyle ifade edilebilir, “Dans eden bir yıldız doğurmak isteyen, önce kendi içinde bir kaos yaşamalıdır”.

Bizim gerçekliğimizde bu neye denk düşer? Ruhunda sürekli bir gerginlik yaşamaya denk düşer. Gerilim, ruhsal gerilimdir. Yeninin arayışı içindeki insan, hep bu gerilimi yaşar. Ama bu gerilim onun için bir yaşam tarzı olur ve der ki, ‘bu benim için bir yaşam gerekçesi, bu düşünebilmenin koşulu, bu yeniyi aramanın koşulu, yoksa istemediğim halde karşıma çıkan bir gerçeklik değildir.’ Böyle demek, böyle düşünmek lazım.

Şunu sorgulamak gerekiyor: Asimilasyonun, soykırımın ortaya çıkardığı kişilik, kaçış kişiliğidir. Kaçış kişiliğinin temel özelliği nedir? Sadece örgütten kaçmak mıdır? Kopuş tarzındaki kaçış mıdır? Kaçış kişiliği nedir? Bunu sorgulayabiliriz. Kaçışın tersi nedir? Dönüştür, yönelmedir, buluşmadır. Başlangıçta biz PKK hareketini belki de kendi gerçekliğimizden yola çıkarak şöyle tanımlıyorduk, “Kökleriyle buluşma hareketi, öze dönüş hareketi”. Bir öze dönüş hareketi, tarihsel gerçekliğiyle yeniden buluşma hareketi, kökleriyle birleşme hareketi. Önderlik son savunmada şöyle söylüyor. “Her bitki kendi kökleri üzerinde yetişir.” Acaba biz kendi köklerimizle bir miyiz? Sorulması gereken soru budur. Hakikat zaten kendi kökleriyle birleşmektir. Özü odur. Kaybettiğin yer, köklerinden koptuğun yerdir. O zaman köklerinle yeniden buluşman ve köklerinle yeniden birleşmen lazım.

Öylesine devasa bir hazinemiz var ki, bu hazineden nasiplenen insanlar var. Bu hazinenin bilincinde, farkında olmak ve Önderlikteki gelişmeye katılmak önemlidir. Ama koşullar da dayatıyor, düşünsel alanda da, anlam ve duygu dünyasında da, büyük gelişmeler ortaya çıkabilir. Kadroda, militanda bu yapısallaşabilir, bedenleşebilir. Demokratik ulus tarzında bedenleşme de kazanabilir, zaten kazanmak durumundadır. Çünkü bu yol bir aşk yoludur.

Demokratik ulus inşası konusunda Önderliğin şimdiye kadar yürüttüğü bütün çalışmalar, aşk yolunun işçiliğini yapmak anlamına geliyor. “Ben ve şehit yoldaşlarım, bizler bunu yaptık, aşk yolunun işçiliğini yaptık, geride kalanlara düşen de, bu yolda yürümesini bilmeleridir. Yol açıktır” dedi. Fakat yürüme konusunda sorunlar var. Anlam gücünün hakikatle bağını rahatlıkla görebiliriz. Önderlik şunu da söyledi, “İnsanlık tarihinde olumlu anlamda gerekli olan ne varsa, süzülmüş bal kıvamında bu yolda yürümek isteyen insana sunulmuştur.”

Önderliğin ortaya çıkardığı o büyük anlam gücü, bütün tarihsel süreçlerin, bütün düşünce güçlerinin bir sentezidir. Bu da Aşık Daimi’nin deyişiyle, “Bin çiçekten bir peteğe bal işleme” tarzındadır. Üstelik süzülmüş bal olarak bize sunuyor. Bizim hakikatle ilişkimiz budur. Sorun burada Önderliğe katılmak, bununla beslenmek ve bunun bedenleşmesine, vücut bulmasına katılım sağlamak ve öylesi bir çalışmaya öncülük yapabilmektir.

Demokratik Ulus

Devlet ne kadar temiz bir araçtır? İktidar ne kadar temiz bir araçtır? Bu araçlarla en soylu amaçlar gerçekleştirilebilir mi? Önderlik açısından bu ciddi bir yargılama konusu ve temel...

Eğitim, Yaşamı Öğrenme ve İş Yapmaya Hazır Hale Gelme İşidir

Önderlik gerçeği bir eğitim gerçeğidir. Parti tarihimiz bir eğitim mücadelesi çalışması tarihidir. Aslında bir boyutuyla parti tarihi ...

Sosyalizm, Ütopya, Güneş Ülkesi

Orada sözü edilen toplumda devlet, iktidar yoktur. Yönetim işleri ağırlıklı olarak kadının elindedir. Kadın eğitmendir, toplumu eğiten, öncülük eden kadındır...

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]