17/10/2017

Sanatçı Üçüncü Doğadır

Kürt Halk Önderliği “erkekler KEMAL PİR, kadınlar BERİTAN gibi olacak” diyerek esas alınacak ölçüyü ve farkı ortaya ...

 

 

 

 

Şiyar Amed

Gölge Savaşı

Kapitalist modernitenin topluma karşı saldırıları genellikle iç-dış düşman tanımlamalarıyla gerçekleşmektedir. Geçen yüz yıla damgasını vuran “komünist düşman” tanımına uygun olarak komünizmle mücadele adına toplumların içine ajan yerleştirilirdi. Günümüzde düşman tanımı değiştiği gibi, içe yerleştirilen (inplant) ajan yöntemi de değişikliğe uğramıştır. Teknolojik düzey, yöntemleri bir hayli çeşitlendirmiştir. Sinemadan bir örnek verilirse daha iyi anlaşılır olacaktır.

Sinema filminin bir saniyesi için 24 kare gerekiyor. Sinema tekniğinde 25. Kare olarak da adlandırılan “subliminal mesaj” (bilinçaltı mesaj) yöntemi film ve reklam endüstrisinde bolca kullanılmaktadır. Bu yöntemle bilinçaltına hitap edilmekte ve algılar, tercihler yönlendirilmektedir. Böylece kapitalizm, mesaj yöntemiyle, her eve ve izleyen herkesin zihnine girmektedir. Bilinçli dikkatle bile hemen fark edilmeyen mesajlardır. Fark edilse bile artık bilinçaltına etkide bulunmuş, hedefine ulaşmış sayılmaktadır. Günümüz olanaklarıyla bunun gibi birçok etkili mesaj taşıyıcı “ajan” kullanılmaktadır. Esas hedef toplum ve bireyinin kültürüne tesirde bulunmak, kapitalizmin üzerinde rahatlıkla at koşturacağı zemin haline getirmektir.

Nerden bakılırsa bakılsın çağın mücadelesi kültür üzerinde yoğunlaşmıştır. Dolayısıyla çağın ajanlığı da kültürel ajanlık biçiminde olmaktadır. Öyle ki “içe yerleştirme” yöntemi artık dışsal bir olgu olmayı aşmakta, gerçekten ve kalıcı olarak içselleşmektedir.

Geleneksel ajanlarla baş etmek zor değildi fakat kültürel ajanlık, toplumların farkında olmadan ve kendi elleriyle “yeniden üretim” süreciyle geliştirildiğinden buna karşı mücadele etmek, bir gölgeyle savaşmak kadar zordur, hele ki bu gölge kendi gölgeniz haline gelmişse!

Ortadoğu’ya sokulmuş Truva Atlarının -ulus devletlerin- yerini “gölge ordular” yani kapitalizmin kültürel ajanları almaktadır. Bu da yeni bir ideolojik işgal demektir. Artık halk kimliklerinin, inanç ve kültürlerinin tümden inkârı değil, sistem içine çekilmesi gündemdedir. Yani örneğin Kürtler var olabilir ama hangi Kürtler, hangi ideoloji, hangi çizgi, hangi kültürle? Burada bir aldatmacanın olduğu açıktır. Uygarlık içinde yeri olmayan Kürtler ancak Kürt olmaktan çıktığında yaşayabiliyor;  bu nasıl Kütlüktür, nasıl bir yaşamdır? Hangi güzellik ölçüsüdür ki kimliksiz, kölece bir yaşam bazılarınca “özgürlük” biçiminde tanımlanıp kabul görebiliyor?

 “Kültür Devrimi Öze Dönüş Devrimidir!”

Liberalizme göre özgürlük, toplumsal kültürle ilgisi olsun olmasın her türlü zevk ve rengin yaşanabilmesidir. Moda deyimle “zevkler ve renkler tartışılmaz” ise isteyen istediği efendiyi seçebilir ve kölece yaşayabilir! Bu söz, toplum karşıtlığını ifade ettiği gibi çok köklü bir ideolojik sapkınlık veya ideolojik muğlaklık anlamına gelmektedir. Bu anlayışta sorgulama olmaz, fark yaratma olmaz. Özgürlük ahlakını taşıyan insan tartışır ve sorgular. Aksi halde sistemden köklü bir kopuş ve fark yaratamaz.

İnsanlık tarihinde Fransız devrimi köklü bir alt-üst oluşu ifade ediyordu. Fakat sonuçlarından, halklardan daha fazla kapitalizm yararlanmıştı. İdeolojik ve siyasal sonuçları çokça bilinen Fransız devriminin en önemli sonucu insanların yaşam tarzını değiştirmesiydi. Örneğin dönemin giysilerinin dili birçok şeyi anlatmıştır. Bir ayrıntı gibi duran ama yaşam tarzındaki değişimi çarpıcı ifade eden giysiler adeta yeni kimlik haline gelmiştir: “Kadınlar MERVEİLLEUSE (hayran kalınacak); erkekler ise İNCROYABLE (inanılması güç, harika) giyineceklerdi…” 

Fransız devrimi kadını ve erkeği giysilerle tanımlayadursun Kürt Halk Önderliği “erkekler KEMAL PİR, kadınlar BERİTAN gibi olacak” diyerek esas alınacak ölçüyü ve farkı ortaya koymuştur.

Kemal Pir yoldaş Babek’in direniş ruhunu ve bilincini günümüze taşıyandır; Beritan yoldaş ise Önderliğin ifadesiyle “öze dönüştür.”

Kültür hareketimizin özgünlüğü de direniş ve öze dönüş hareketi olmasıdır. Bizim için direniş etiktir, öze dönüş ise estetiktir. Soykırım rejimi bize ait olmayan kölece bir yaşamı “oh be ne güzel yaşıyorum!” dedirtecek kadar halkımıza benimsetmiş; çirkinliği güzellik diye kabul ettirmişti. Direnişin bu gidişata dur dediği biliniyor. Şimdi büyük bedellerle kazanılmış etik, estetik ve moral değerlerimizi yok etme, her şeyi “devrim öncesine” döndürme saldırılarıyla karşı karşıyayız.

Etik-estetik bilinç elimizden alınır veya çarpıtılırsa geriye sadece güdüsel sınırlarda seyreden bir yaşam kalır. Bunun adına da yaşam denilemeyeceği açıktır.

 

Etik ve Estetik Bilinç

“Toplumu etiksiz ve estetiksiz düşünmek, varlığı ruhsuz ve bedensiz düşünmekten farksızdır… Etik, özgürlük ahlakı ve bilincidir, buna göre zihniyet kazanmaktır; estetik ise özgürlük ahlakı ve bilinci doğrultusunda oluşmak, tarz, tempo ve üslup kazanmaktır.”

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın bu değerlendirmeleri ışığında belirtilebilir ki, başkalarının iddialarının tam aksine etik ve estetik birbirleriyle kopmaz bağlar içindedir. Özdeş değillerdir ama bir birinden yalıtık alanlar da değildirler.

Toplum ve bireyin kendi arasında ve doğayla uyumunu esas alan etik, tüm güzel duyguların ve bundan doğn güzellik anlayışının kaynağıdır.

Avrupa aydınlanmasına damgasını vuran modernizm, etik ve estetiği ayırır, dolayısıyla etiği toplumsallıktan koparıp bireysel varoluşa indirger. Estetiği de fazlasıyla yalıtıp, bir “kendilik” olarak ele alır.

Modernite bir çağın yaşam tarzıdır. Devletli uygarlık çıkışından günümüze çağların tek bir yaşam tarzı olmadığı için modernitenin de en az iki biçimde var olageldiği belirtilebilir. Fakat moderniteyi kapitalizme mal eden anlayış, onu, felsefi temellerini Fransız devriminden alan yeni bir dünya görüşü olarak sunmuştur. Modernitenin kültürel-sanatsal alana uyarlanması ise modernizm olarak tanımlanmıştır.

Modernizm kavramı ortaya atıldığından beri tüm kültür-sanat alanındaki beğeni ölçüleri, kabul ve retler buna göre geliştirilmiştir. Merkezinde bireyin olduğu bu ölçüler o derecede çarpık hal aldı ki kadın bedenini santimetrelerle ölçmeye dek vardırdı.

Sanatta kesinlikli ölçülere, kurallara tepki olarak ortaya çıkan akımlar bile bireyciliği derinleştirmekten başka sonuç vermediler. Bahsini ettiğimiz bu dünyanın “tuvaleti” bile sanat eseri olarak üne kavuşturulmuştur! Şair Ruskin “insan yitirdiği bir aşk için şarkı söyleyebilir, ama kaybettiği para için asla” diyordu ama o günler maalesef geride kaldı! Toplum karşıtlığına bile sanat demeye başlayan bir dünyadayız artık.

Toplumsal zeminden kopuk, onun anlam dünyasına hitap etmeyen bir kültür ve sanat anlayışının dil, din, yeme-içme, giyim-kuşam, spor, mimari vb yaşam alanlarında bir karşılığının olamayacağı açıktır. Bireysel ve toplumsal yaşamı birbirinden kopardıktan sonra ya tamamen toplumsalın boğucu baskısı ya da bireyselin çılgınlık derecesine varan çıkışı ile karşılaşılır. O halde diyalektik ilişki halinde optimal dengeyi yakalamak, toplum ve birey yaşamını, anlamına kavuşturabilir.

Sanatçı Özgür İnsandır

Sanat tarihi büyük ölçüde insanlığın manevi tarihidir; sanatçı maneviyatı en yüksek ve en sorgulayıcı insandır. Sadece yaşamın yanlışlarını dile getirmez, negatif eleştiri sınırlarında dolanmaz, yapıcıdır, inşacıdır. Beğeni ölçülerini yargılayan estetik bilinç, sanatçının eserlerinden önce, ruhunun derinliklerinde yatar. O, taşı yonttuğunda taşın içindeki “at” dışarı çıkar, özgür kalır!

Sanatçı özgürlüğe tutkun insandır ve özgür olanın güzelliğinden kuşku yoktur. Sanatçı, doğayla toplumun yeniden uyumuna dayalı olarak inşa edilecek olan üçüncü doğanın ta kendisidir. Yani geleceği kendisinde inşa edendir. Gücünü toplumdan alır güçsüzlüğü de oradan gelir; yani toplumun çizdiği sınırlara takılıp kalırsa geleneğin kurbanı haline gelir.

Sanat elbette bireysel yetenek ister. Yeteneği belirleyen bakış, bilinç, sezgi vb tüm öğeler ise toplumsal kültür zemininde boy verir. Birey de yeteneğinin nerden geldiğinin farkında olmalıdır. Estetik hocası M. Kagan’ın ifadesiyle “Hiçbir sanatçı görüşlerini boşlukta kazanmaz.” Aksi, kendini gökten inmiş gibi görmektir ve bu nedenle bireycilik kaçınılmaz olur; bireycilik ise toplumsal değerlerin içini kemiren kurtçuktur. Çoğu zaman ne yaptığını bile bilmez.

Etik-estetik bilinçten yoksun olanların sanat adına ne yaptıklarına, bazı kliplerde duygu adına ne kadar çirkinlik varsa sergilenmesi örnek verilebilir: Genç bir kadın yolda yürüyor. Erkek ardından koşarak onunla konuşmaya, güya sevgisini göstermeye çalışıyor. Kadın dönüp iki eliyle ve var gücüyle adamı itip yoluna hızlı adımlarla devam ediyor ama adam da ısrarlı adımlarla peşinde… Tam bir taciz sahnesi! Belli ki klibi yapanlar, taciz-tecavüz nedir hiç akıllarına getirmemişler veya bu kültürü epeyce içselleştirmişler de ne yaptıklarının farkında değiller!

Benzer örnekler çoğaltılabilir. Bazıları gül yaprağında uyuyup bulutların üstünde uyanmak isteyebilirler ama ne dünya ne de ülke gerçekliğimizde böyle tozpembe hayallerin zamanı değil; soykırım saldırılarına karşı direniş zamanıdır. Salt sloganik, özden ve biçimden yoksun veya coşkuyu, sevinci, başarıyı, güzelliği bir yana bırakıp sadece hayatın acı yönleri üzerine yoğunlaşan ve bunu da neredeyse popüler kültürün en dibe vurmuş hallerine vardıran bazı örnekler kesinlikle eleştirilmelidir fakat “direniş kategorisi budur” deyip tersten yaklaşıma da prim verilmemelidir. Direnişten kaynağını almayan veya direnişle bağını kurmayan, hele ki özümüzden kopuk bir kültür-sanat anlayışının liberalizme hizmet dışında kıymeti olamaz. Ancak sanatın özü yaratıcılıktır. Her farklı denemeyi fazla sorgulamadan hatta peşinen “bize ait değil” deyip reddetmek de tıkatıcı rol oynar.

Kanat Çırpmaya Yetecek Ortam!

Evrensel nitelik kazanmış bir ekol olan estetik anlayışımız, dar sınırlara, hele ki “yetkilere dayalı” kişisel yargılara hapsedilemez. Örneğin sanatın günümüzdeki bazı yeni alanları söz konusu olduğunda tartışmalar iyice sarpa sarmakta, kökten red tavırları veya eleştiriye kapalı olan sanatçı tutumları, ikna edici olmaktan uzak kalmaktadır. Hangi beğeni ölçüsüyle yaklaşılacak? Doğrusunu yanlışını kim belirleyecek? Eski Ruslar der ki “bir türkünün içinden hiçbir laf çıkarılamaz.” Topluma ait olmuş bir şarkının sözlerini veya bazı kelimelerini hangi inisiyatif değiştirebilir? Sanatın bütünselliği ilkesine ne oldu? Dans, pandomim, gitar bir çırpıda nasıl bir tarafa atılabildi? Ya da toplumun benimsemediği üsluplar nasıl meşrulaştırılabildi? Benzer örnekler göstermektedir ki, sanatın özgür ruhuyla gelenek (hatta bazen devrimci idealler) ve öte yandan toplumsal olan ile sanatçı bencillikleri çatışma halindedir.

Nasıl ki yaşam tarzımızı demokratik modernitenin gereklerine göre yeniden yapılandırmamız gerekiyorsa kültür ve sanata yaklaşımımızı da bu kapsamda gözden geçirmemiz gerekiyor. Cemal Süreyya’nın gençlik yazılarından birinde belirttiği gibi aslında “Folklor şiire düşman” değildir fakat folklor (gelenek) özgürlüğe nerede engel çıkarıyorsa orada “kanat çırpmaya yetecek kadar geniş bir hava” bir ortam oluşturmamız şarttır.

 “Neolitiğe çakılıp kalan” bir halk olmaktan çıkmamız gerektiği ama yenilik adına özümüzden de kopmamamız gerektiği genel bir doğrultu olarak kabul görebilir. Bu yaklaşımın doğru ve gerekli olduğu uzunca anlatılıp kanıtlanabilir. Buna karşılık dogmatik ve çok fazla ben-merkezci olan yaklaşımlar da sadece yeteneklerin sönmesine veya bastırılmasına yol açar.

Demokratik ulus ilkesine göre “herkes kendi toplumsallığını yaşar ama aynı zamanda evrensel olmak zorundadır!” Yenilik kaçınılmazdır fakat indirgeme söz konusu olunca nasıl olacağına dair sorular tam cevabını bulmamakta, biraz ürkekçe bir yürüyüş görülmektedir; bu yönlü cevaplar ve zaman, biraz da sanatçının sergileyeceği hünerle ve toplumca benimsenme düzeyiyle şekillenecek gibi görünüyor. Elbette bu böyledir diye her şey pratiğe ve zamana bırakılamaz; kuramsal çalışmalar da mutlaka ön açıcı olacak, kanat çırpmaya olanak sağlayacaktır.

 

 

Cesur Ruhların Eylemi!

Toplumsal inşada en elverişli yol, sanatsal yoldur. Sanatın etkileyici karakteri, değişimi hızlandıran, toplumu manevi olarak doyuma ulaştıran bir ikna gücüne sahiptir. Sanat toplumun söz ve özüne, söylem ve eylemine...

Kürtçe Klip Çekeceklere Çağrımdır !

Kürt müziği yıllarca baskıcı devletlere direndikten sonra şimdi de böylesi kliplere, böyle sanatçılara karşı da kendi öz değerlerine dayalı yeni bir direnişi geliştirmek durumunda

Güzel Olmak

Yaşamın doğal döngülerinden olan yaşlanmaktan, olgunlaşmaktan korkar oluyor insanlar. Her yaşın güzelliğini yaşamak yerine kaybedilmiş gençlik ve güzelliğin peşinden yas tutuluyor

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]