20/11/2017

Yollarda Biriktirdiğimiz Anılar!

Kendilerine hayattan hakları olan güzel anları koparma peşinde olanlar suyun akışı kadar özgürdür. Yaşam onlara emanet ...

 

 

 

 

Medya DOZ       

Yeşilin bin bir türlü tonları arasında ilerlerken ve akarsuyun narin akışına dalmışken, hışırtı ve ayak sesleri eşliğinde beş mekaplı ayağın bütün dağları, yolları, sahiplenircesine kararlı bir yürüyüşüne daha tanık oluyorum…

“Heval bence burası güzel!” diyen sese döndüğümde beş kadın gerillanın bellerinde ağır çantalar yorucu ve uzun bir yoldan geldiklerini görüyorum. Her beş kadın gerillanın da heybetli, uzun saçlı ve kendilerine güvenen duruşları var.

Terini silen ve daha tecrübeli görünen gerillalardan biri “Daha arkadaşlardan çok uzaktayız, güvenlik için iyi değil.”

Kişiliğinde biraz cinlik olan başka bir gerilla “iyi de uzak olmamız daha iyi en azından noktaya gidinceye kadar üstümüz başımız kurur.”

Gurubun genci olan gerilla “Evet, arkadaşlar bizi ıslak görürlerse kuralsızlık yaptığımızı anlarlar”

Tecrübeli gerilla gülümseyerek “He yani kuralsızlık yaptığını biliyorsun”

Genç gerilla altta kalmayarak ve muzip bir tavır ile “Yüzmek bir ihtiyaçtır, keyfiyet değildir.” Deyince yelkenler suya indi ve gurubun hepsi çantasını sevinç ile indirip suya girmeye hazırlandı. O ana kadar konuşmayan gerilla “ben nöbette kalayım benim için de yüzün” deyip az ileri gitti.

Suyun kenarında beş kadın gerillanın çantaları ve bütün askeri teçhizatları (silah-rext) düzenli bir şekilde bırakıldı, yeleklerini de katlayıp çantaların üstüne bıraktılar gömlek ceplerindeki resim, kâğıt, vb. şeyleri çıkarıp katladıkları yeleklerin üstüne koydular. En son bellerindeki şelemeleri de indirip el ele tutuşarak suya girdiler. Dört gerilla aynı hizada saçları açık suyun altında yüzüyorlardı. Gerillalar el ele tutuşarak birlikte suyun içine dalıp suyun altında da ellerini halka gibi yapıp birbirine kenetlendi. Dördü beraber gözlerini suyun içinde açıp gülümsedi… Ağızlarından çıkan kabarcıkları seyredip suyun altında ne kadar kalına bilinir sorusuna cevap bulmaya çalışıyorlardı, nefesi kesilen iki gerilla başları ile çıkalım işareti yaptı ama önerileri ret edildi, her şeye ama her şeye direnmeyi aklına koyanların akış haliydi bu. Nefsini her şeye karşı eğitenlerin cengiydi bu. Suya, rüzgâra ve bütün doğaya kendinden bir şeyler katarak yaşayanların duyguları sıra dışı ve sanatsaldır. Berrak sular içinde yorgun bedenlerin narin devinimlerinin her hareketinde bir estetik, bir akıl ve bir direnç vardı.   

Kendilerine hayattan hakları olan güzel anları koparma peşinde olanlar suyun akışı kadar özgürdür. Yaşam onlara emanet edilmemiş, kendilerinden nakışlar işlesinler diye avuçlarına verilmiş… Bu yüzden kula minnet etmezlerdi, kimselere eyvallahları yoktu. Doğa onlara sunduğu her nefeste paylarını adil bir şekilde ayırırdı… Bu hayatta her zaman hak ettikleri payı alırlardı ne eksik, ne de fazla.

Nöbetçi gerilla derin düşüncelere dalarak arada arkadaşlarını izleyip gülümsedi. Su gözüne kocaman bir cam gibi pürüzsüz göründü. Arkadaşları o koca camın altında sakin, abartısız ve suyla birleşmiş bir halde ilerleyip duruyordu. İçinden “Keşke fotoğraf makinesi olsaydı da bu güzel görüntüyü çekseydim” diye geçirip hayıflandı. Hayıflanmak, anılara değer vermenin imgesi olduğu kadar, pişmanlıkların da despot duygusuydu. Nöbetçinin yüzündeki gülümseme birden dondu. Gözleri karşıya kilitlendi, panik ile eğilerek ve sendeleyerek sudaki arkadaşlarının yanına vardı.

“Heval çabuk çabuk çıkın düşman geliyor” gerillalar ilk başta şaka sandı ama nöbetçinin halinden ciddi olduğunu anlayıp hızla sudan çıkıp silahlarının yanına yöneldiler. Gelen asker kafilesi ile aralarında üç yüz metre vardı ve bu onlara istedikleri her şeyi yapma fırsatı vermiyordu fakat çaresiz de değillerdi. Zira böylesi anlarda insan aklı olağanüstü bir şekilde çalışma düzlemine geçerdi. Ölüm karşısında yaşam kendini o kadar güçlü hissettirirdi ki daha önce yapamam dediğin her şeyi hiç sorgulamadan yapar kıvama gelirsin. Bu çabanın adı ölümden korku değildi, yaşamı sevmekti. Bir gerilla ölüm ile burun buruna geldiğinde sevdiklerini düşünür, onu sevenlerin çekeceği acıyı, bu acıyı yoldaşlarına ve sevdiklerine yaşatmama çabasının tümü sevmek ve sevilmek ile ilgiliydi. Ve bu yaşamı sevmek ile eşdeğerdi. Uğruna ölebileceklerin için daha çok çalışmak, çabalamak bir sevgi ve direniş anlayışıydı.

İnsan eğer sevmenin mayasını ruhuna çalmışsa hiç yalnız kalmaz. Hep onu seven, merak eden, düşünen birilerinin varlığını bilir. Hissedildiğini hisseder. Bu beş kadın gerillanın da yoldaşları onları ölesiye merak ediyordu.

Yüksek bir kayanın üstünde elinde cihaz, gergin olan bir kadın gerilla gözleri hep uzağı arıyordu.  Yanındaki başka bir kadın gerillaya “Dürbün ile sürekli boğaza bak belki gelirler. Kaçırmayalım onları, eski noktaya giderlerse operasyonun içine girerler.” Diğer gerilla “Heval Adar eğer cihazlarının pili bitmemiş ise düşmanı takip etmişlerdir ve operasyon olduğunu anlamışlardır. Biraz rahat ol kendini yedin bitirdin, hem hepsi cin gibidir. Merak etme.” Adar çok umutlu olmayan bir ses tonu ile “Pil bitmemiş ise… Başlarına bir şey gelmemiş ise… Hava kararsın biz onlara doğru gidelim yoksa burada onları beklerken deliririm. Bin tane ihtimal var. Ne olduğunu bilmiyoruz. Sadece dua ediyorum, onları tekrar kucaklarsam başka da bir şey istemiyorum.” Diğer gerilla dürbünün diğer ucunda yoldaşlarının şen şakrak bir şekilde ilerlediğini hayal ederek baktığı için bazen gerçek ve hayal birbirine karışıyordu.

Ve askerler, buraların yabancısı askerler, avcıların peşine vermiş, yorgunluktan dili sarkmış, koku alma peşinde olan av köpekleri gibi bir av bulup kendini sahibine kabul ettirme derdinde olan askerler. Her adımları “Biz buralı değiliz, biz acemiyiz” diye çığlık atıyordu adeta. Sendeleye sendeleye ve işgal etmenin hayasızlığı ile beceriksiz bir şekilde ilerliyorlardı. Hakir adımlar ile toprağı döver gibi yürüyordu askerler. Köprüden suyun karşı tarafına, yani gerillaların yüzdüğü yere doğru ilerliyorlardı. Yüzme yapılan yere gelinceye kadar her şey normal gibi görünüyordu. Ama yüzme yerinde bir asker irkilerek geri çekildi. Diğer askerler de korkarak ne olduğunu anlamaya çalıştılar. Ürkmüş asker eli ile gördüğü izleri diğerlerine gösteriyordu. Suyun ıslattığı yerler, ıslak mekapların taşlarda bıraktığı izler. Bu izleri gören askerlerin korku ve paniği arttı. Her kafadan bir ses çıktı.

Bir asker ıslak ayak izlerini göstererek  “Oğlum buradalar daha su bile kurumamış”

“Bizi burada gebertmelerini mi bekliyoruz gidelim”

“Gebermemiz kimin umurunda sanki”

Askerlerin komutanı: “Susun lan adamlığınıza tüküreyim, karı gibi etek giyin bari savunma pozisyonu alın ne olduğunu anlayalım Gökhan buraya gel” deyip daha detaylı kontrollere başladılar.

Komutan: çıkardığı sonucu Gökhan’a söylüyor; “Bizim ile aynı istikametten gelmişler ama köprüden değil, (elini karşıya uzatarak) bu mevkiden suyu kesmişler ve büyük ihtimal ile bizden 4- 5 dakika önce buradan geçtiler. Ya bizi gördüler pusuda bekliyorlar, ya da her şeyden habersiz yollarına devam ediyorlar. Bu durumda biz onları pusuya düşürebiliriz.” Gökhan Komutanı dinledikten sonra yine etrafına bakındı ve yerdeki otların içinde parıltılı bir şey buldu. Eğilip yerde gördüğü şeyi aldı ve komutana doğru uzattı. Komutan inceledi, koli bandı ile birbirine sıra halinde yapıştırılmış, küçük küçük kesilmiş, film şeridini andıran resimlerdi. Her biri benzeri olmayan, tek olan, kopyası olmayan anıların biricik tanığı gerilla resimleri… Komutan: “süpermiş lan, cepte taşınabilir mini albüm.”

“Mini albüm” sözü Rüken’in kulaklarına değince suyun altındaki elini yavaşça kalbinin hizasına koydu. Orada değildi. Acı ile gözlerini kapattı. “Mini albümü” hep kalbinin üstündeki cebinde taşıyordu. Ve şimdi o on metre ilerde duran bir düşman askerinin ellerindeydi. Anıları, sevdikleri, yaşanmışlıkları ve yıldızlara göç etmiş yoldaşlarının resimleri… “Çok uzun yıllar geçse acaba resimleri artık yanımda olmayan şehit yoldaşlarımın yüzlerini unutur muyum?” diye aklından geçirdi, bu fikri hiç adil bulmadığı için hemen kovdu. Gözleri kapalı halde olan Rüken, sabırsız bir kuş gibi düşünceden düşünceye konuyordu. Birden bir arkadaşının suyun altında koluna dokunduğunu fark edince gözlerini hafifçe açtı. Gırtlaklarına kadar suyun içinde çalı çırpının içinde birbirinin yüzünü zor gören ve hareketsiz bekleyen gerillaların hepsi Rüken’in gözlerini bir anlığına yakalamak istiyordu. Zira bu durumda ancak gözler konuşabilirdi.  Rüken arkadaşlarının merakını giderme adına “Mini albüm benim idi” anlamında arkadaşlarına işaret verdi. Üzüntüsünü erteleyen gerillalar tekrar askerlere kulak vermeye başladılar. Tek kaygıları silah dışında her şeylerini sakladıkları yerin askerler tarafından görünmesiydi. Şayet askerler çantalarını ve diğer malzemeleri görürlerse, gerillaların çıkarttığı izlerin yanıltma olduğunu anlar ve hemen orada yanlarında yörelerinde olduklarını fark ederlerdi. Ve bu her anlamda hazırlıksız yakalanmanın izahı olmayacaktı.

Komutan: “Oğlum, biz yukardan gidelim ki onları denetimimize alalım, aşağılarda pusularına düşmeyelim, anlayacağın ya bu gün biz onları ya da onlar bizi postalayacak.” Deyip elleri ile savunma pozisyonunda olan askerlere kalkın işareti yaptı ve oradan ayrıldılar. Mini albümü de götürerek… Anıları da gasp ederek…

Beş kadın gerilla oradan uzaklaşan askerleri saymaya çalışıyorlardı. Yüzü askerlere dönük olan Asmin 18 e kadar sayabilmişti. Ama sayıları çıkardıkları ayak seslerinden 18 den çok daha fazla olduğunu gösteriyordu.  Askerlerin uzaklaştığına iyice emin olan gerillaların en tecrübelisi silahını sıkı kavrayarak sudan hızla çıkıp sakladıkları eşyalara yöneldi, düşman görmemiş, eşyalar bıraktıkları gibi duruyordu. Çalı çırpıları az kenara iterek dürbünü aldı ve yüksekçe bir ağacın üstüne tırmandı. Dürbün ile arazinin tümünü taramaya çalışırken, gırtlağına kadar suyun içinde bekleyen gerillalar Rüken’nin kulağına fısıldayarak ona moral vermeye çalışıyorlardı. Rüken ise o “mini albümde” kimlerin olduğunu hatırladıkça sanki hayatını kör bir bıçak ile kesip almışlar gibi bir duygu yaşıyordu. İçinden “özür dilerim anne” “özür dilerim heval Zinar” “özür dilerim bütün yoldaşlarım” Bedeni suyun içinde buz kesmişti ama alnından ateşler fışkırıyordu adeta.

Biraz önce ağaca tırmanan elinde dürbün olan gerilla gelip arkadaşlarının yanı başında durdu birde düşman gözü ile bakmak istedi saklandıkları yere, hiçbir şey görünmüyordu. Arkadaşlarına gülerek “Çıkın ben Dicle” diye seslendi. “Bizde seni Gökhan sandık” diye cevap verdi güler yüzlü Derya. Rüken hariç her kes gülüştü. Herkes eşyalarını alıp kendini hazır hale getirdikten sonra Dicle dürbünü gözünden indirip “Heval Düşman bizim eski noktamızın olduğu tepenin boğazına doğru ilerliyor. Pilimiz tükendiği için arkadaşlara haber veremiyoruz, şayet operasyondan haberdar değillerse noktada temas yaşayabilirler. Eğer operasyondan haberdar iseler ve bizim ile bağlantı kuramamışlar ise merak edip bize doğru gelebilirler ve yine çatışmaya girerler. Yok, bizim gibi gafil avlanmaz ve düşmanı fark ederlerse ve düşmanı pusuya düşürürlerse çok iyi olur. Bunların hepsi ihtimal şimdi biz ne yapacağımızı netleştirip harekete geçelim.”

Ruken: bence bizde boğazın bu tarafında pusu atalım, eğer herhangi bir temas yaşanırsa düşman geldiği yeri güvenli bulup tekrar oradan geri çekilmek isteyecektir. Bizde burada başka bir eylem için hazır beklemiş oluruz.

Derya: Heval operasyonun kapsamını bilmiyoruz o açıdan çok açık hareket etmeden Ruken arkadaşın önerisi üzerine kendimizi planlayabiliriz.

Dicle: Tamam o zaman mesafenizi açın yamaçtaki ormanlıktan kendimizi boğaza yetiştirip uygun bir yere mevzilenelim.

Yürüdüler, ıslak saçlar ile yürüdüler elbiselerinden su damlayarak. Sırılsıklam şarjörlerini çıkarıp ceplerine koydular ve kuru şarjörlerini keleşlerine taktılar. Boğaza ulaşmalarına az kala bekleyip keşif yaptılar, görünürde düşman yoktu, kendileri için belirledikleri kayalıkları da kontrol edip yola koyuldular ve boğazın ötesinde kızılca kıyamet koptu. Hepsi birbirine bakıp “Kleş sesiydi, arkadaşlar vurdu” deyip yerlerini tutmak için koşar adım ilerlediler. Gelen silah sesleri çok değildi ve henüz karşılıklı değildi.

Adar ile Dilan beş arkadaşını dört gözle beklerken karşılarına bir gurup asker çıkmıştı. Ve kendilerini yoğun bir savaşın içinde bulmuşlardı. Ama üstünlük ikisinin elindeydi. Çünkü ilk onlar askerleri fark edip ilk önde gelen dört askere ateş açmıştı ve askerler olduğu yere yığılmıştı. Diğer askerler ise can havli ile tekrar boğazın diğer tarafına koşturmaya başlamıştı. Burada da başlarına ne geleceğini bilmeksizin ve kurtulacaklarını sanarak yerdeki arkadaşlarını bırakarak kaçtılar.

Yarım saat geçmesine rağmen yerdeki askerler kıpırdamadı ve hiç kimse yanlarına gitmedi. Adar Dilan’a “sen benim savunmamı yap ben gidip askerlerin silahını alacağım” dediğinde Dilan’a itiraz etme şansı bile tanımadı. Birazdan cenazelerin üstündeki silahları alıp az ileriye fırlattı ve askerlerin künyesini sökerek aldı. Elini en başta düşen ve komutan olduğu belli olan askerin cebine koydu, eline gelen şeyi çıkardığında olduğu yerde buz kesti. “Rüken” diye acımtırak bir ses boğazını yakarak dışarı çıktı. Dört silahı arkasından çekiştirerek Dilan’ın yanına vardı. Ama takati kalmamıştı. Beş arkadaşının başına bir şeyler geldiğine emin olmuştu artık. Düşman Rüken’in mini albümünü Rüken’in cenazesinin üzerinden almış olmalıydı. Öfkesi yerküreyi küle çevirecek kadar harlanmıştı. Daha acısını harmanlamadan tekrar silah sesleri gelmişti. Ama bu kez boğazın diğer tarafından geliyordu sesler. Adar ile Dilan bazı arkadaşlarının kurtulmuş olabileceğinin umudu ile kendilerini yukarı verip dürbün ile silah seslerinin olduğu yerlere baktılar. Düşman üzerinden aldıkları silahları kaleye benzeyen bir kayalığın oyuğunda saklayıp ilerlediler. Birazdan Adar şok içinde Dilan’ın yüzüne baktı. Dürbünü Dilan’a uzatıp “Ben hayal mi görüyorum, o kahverengi kayanın yanına baksana Rüken mi var orada” Dilan gülerek “Evet bağıra bağıra savaşıyor.” Dedi. Düşmanın karşısında savaşan ve kayalıkları sarmalayan mevzilerin silah seslerini saydılar. Rahat bir nefes alarak “Beş” deyip arkadaşlarına yardım edecek bir pozisyon aldılar ve her fırsatta arkadaşlarının yanına ulaşmak için çaba harcadılar. Adar, Rüken’in arkasına geçerek “Rüken albümün bende” Rüken hem Adar’ı gördüğü için hem de şaşkınlık ile albümünü duyduğu için mutluluktan uçacak gibiydi… Avuçlarını öpüp Adar’a doğru üfledi. Adar gülümseyerek “Kuralsız” deyip öbür arkadaşlarını görebilecek yere doğru ilerledi. Düşman tarafından çok mermi gelmiyordu ama birazdan çatışma alanına havadan müdahale yapılacağı kesindi. Bu yüzden Adar en ön mevziiye gidip arkadaşlarını tek tek çatışma alanından çıkarmaya çalışıyordu. Tek hedefi düşmanın üzerinden kaldırdığı silahları sakladıkları kayalığa ulaşmaktı. Orada diğer arkadaşları ile bağlantı kurup iyi olduklarını söylemekti.

Hava mavilikten gri tonlara evirilince ve karanlık evrende kendine yer açmaya çalışınca yedi kadın gerilla, biriktirdikleri anılarını omuzlamış, yine yollara düşmüştü

Ve Cennet Yanıyor… Hakikat Yanıyor

Kutsal kitaplar cehennem yangınlarını anlatıyor biraz ötede. Yaşamlar ise kutsal olmayan, kutsallığı, insanın kutsallığını yangın yangın tüketen karanlık beyinleri

Beritan’ın Direniş Kalesinde Beritan’ı Anmak

“BERİTAN arkadaş yaşamda çok moralliydi, dağda, gerilla yaşamında yeni olmasına rağmen dağlarla bütünleşmiş, kendisini aslında dağlarda verdiği mücadelesi ile yaratmıştı.

Serhat’ta Bir Mevsim'den Alıntı…

Arkamda on beş kişilik bir asker gurubu duruyordu. Aramızda da çok fazla bir mesafe yoktu. Aramızdaki mesafe yüz metre kadar ancak vardı. Askerlerden birinin elinde ise bana doğrultulmuş bir lav silahı vardı.

2017 © Partiya Karkerên Kurdistan (PKK)
[[email protected]]